25 Ağustos 2012 Cumartesi

Diyanet Teşkilatı Toplumu Ne Oranda Kucaklıyor?


              Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte kurulan Diyanet İşleri Teşkilatı Cumhuriyet'in ülkemize getirdiği yenilikleri kabul edememesinin izlerini taşımaktadır. Bu geçmiş yıllar için normal bir tepki idi. Yüzyılların kalıplaşmış din yapısını değiştirmek doğal olarak tepki çekecekti. Ancak aradan uzun yıllar geçti. Hala din konusuna çatışmacı bakış açısı ile bakılmaktadır, ancak bu bitmelidir.Ayrıca mevcut iktidar ve bundan önceki siyasiler dini yapının üzerindeki şoku atması için gereken her şeyi de yaptılar. Hatta biraz da fazlasını bile yaptılar denebilir. Ancak yeni düzene uyum sağlayamayan dini yapımız (yüzyılların dini siyasilerin gölgesinde bırakma alışkanlığını) tek taraflı bakış açısının yerine getirilmek istenen demokratik yapıyı (siyasi anlamda çoğulculuk)  anlamak istememekte(ya da anlayamamakta) ve topluma çoğulcu gözle bakamamaktadır. Siyasi iktidarla uyumlu olma mantığının her zaman doğru sonuç vermediğini artık kabul etmeliyiz. Siyaset üstü çözümün tek doğru yol olduğunu kabul etmeli ve işin kolayını değil zor ve doğru olanı tercih etmeliyiz. Bu konuda Diyanet Teşkilatının demokratik bir yapısı olduğu vurgulanabilir. Ben mevcut kadroların ne oranda toplumla bütünleştiğine bakarak sorunun varlığı ya da yokluğu konusunu vurgu yapıyorum. Tek doğru ve tek dini kimlik mevcut dünyada olmadığına göre Diyanet Teşkilatının tekli çözüm önerisi mantıklı değil.

               Ülkemizde siyaset ve din ikilemi acilen çözümlenip sağlıklı bir yapıya kavuşmalıdır. Her iki kuruma da sayısız yararı olacaktır bu çözümün. Ancak yetersiz insanların istemeyeceği (her iki kurum insanı için) bu çözüm şu an için biraz hayal gibi duruyor. Bunun böyle olması sorunu saptamamızı engellemez elbet. Siyasi oy  ihtiyacını dini kimliğini kullanarak kolayca gidermektedir. Din adamı ise yıllarca siyasilerle içli dışlı olmuş, bu yüzden siyasetten kopuk bir dini hayal dahi edemez duruma gelmiştir. Demokrasi kültürünün olmadığı dönemlerde devlet ve dini örgütlenme iç içe geçmiş konumda idi. Devlet ve din adına yarar ve zararlarının olduğu bu iç içe yapı o yıllar için makul kabul edilebilir. Günümüzde iktidarın kimde (siyasi parti çeşitliliği açısından) olduğu sabit olmadığından din ve siyaseti birbirinden ayırmak şart olmuştur. Dinin taraf olacağı siyaset halkı böler ve bu işten din kurumu zararlı çıkar.

                Din siyaset üstü bir kurumdur. Din adamlarımız taraf konumunu acilen çözmelidir. Din görevlisi (her mevkideki) hayatın içindeki her kurum ile içli dışlı olmak zorundadır. Siyasilerin tamamı ile (talep olup olmamasına bakılmaksızın) din adamı hiç bir ayrım yapmadan iç içe olmalıdır. Ayrıca her türlü sivil toplum örgütü de bir din adamı için bağlantı içinde bulunulması gereken yerlerdir. Özellikle üniversiteler ihmale gelmeyecek kurumlardır. Haftanın bir kaç günü din adamlarımızın sohbet amaçlı, bilgilendirme amaçlı, kaliteli insan yetişmesine katkı amaçlı  ziyaretler yapmaları mükemmel olur diye düşünüyorum. Anlatılmak istenen tabii ki şu değil. Bu kurumlara gidilerek şekli ibadet sınırları içinde din hizmeti verilmesi değil anlatılmak istenen, bu zaten yapılan şeyler olduğundan mevcut yapıyı tekrardan ibaret kalacaktır. Ben işin ahlaki ve felsefi yapısının güçlendirilmesi kısmının önemine vurgu yapmaktayım.

                Ayrıca din görevlisi hizmet verdiği mekana (örneğin camiye) sıkı sıkıya bağlı kalmakta ve hayattan kopuk yaşamaktadır. İnsanları zamanlarının çoğunu geçirdiği yerlerde ziyaret etmek, oralarda da halkın hizmetinde olmak, sohbetler yapmak, insanların ahlaki yönünü güçlü tutacak telkinlerde bulunmak din adamlarımızın cami içindeki görevleri kadar önemlidir. Din adamı hizmet için her mekanın önemini kavramalı, cami dışında kendini deplasmanda görmemelidir. Kahvehane, çay ocağı, kütüphane benzeri yerlere gitmek ya da en yakın eğitim kurumundaki öğretmenler ile dostluk kuran kaç din görevlimizin aklına gelmiştir? Sayısının sınırlı olduğunu yaşadığımız bölgelerdeki gözlemlerimizden görebiliyoruz. Hatta ben böyle yaşayan bir din adamını hiç görmedim ve duymadım. Din adamlarımız toplum adamı olamamaktadır. Hocalarımız cami içine kendilerini hapsederek hep ev sahibi konumunda olmanın avantajını kullanmak istemektedirler.

                 Din hizmeti özverili insan ister. Yunus Emre örneğinde olduğu gibi güçlü bir felsefi derinlik ister. Mevlana örneğinde olduğu gibi her insana eşit mesafede durmayı bilen insanın varlığını şart koşar. Menfaati dışlayan, hizmeti ise birinci ilke konumuna sokan karakterli insan din adamıdır. Ülkemizdeki devlet memuru konumundaki, siyasi kılıklı, din adamı adını hak etmeyen bir sürü çalışan mevcuttur. Bu her meslek için geçerli bir sıkıntıdır. Öğretmenlerimiz, bürokratlarımız, hakim ve savcılarımız gibi birçok meslek mensupları için kadrolar aynı şekilde yetersiz insanlarca doldurulmuş konumdadır. Bu sorunu yetersiz kadrolarla çözmeye çalışmak biraz boşa kürek çekmeye benzemekte. Yine de sorunu tespit etmenin çözümün bir parçası olduğunu düşünelim. Gerisi biraz daha kolay gelir.

                  Din insanlığın geneli için olmazsa olmaz konumdadır. Bu ihtiyaç en yetkin kadrolarca giderilirse sonuç mükemmel olur. Hiç bir ön yargı olmadan din kurumuna sahip çıkalım ve toplumun ve insanlarımızın birliğini din harcıyla, sevgi temelinde bütünleştirelim.

                  Dini, bölünmenin değil birliğin temeli yapan din adamlarının çoğalması dileğiyle.

                  Sözü Yunus Emre ile bağlamak sanırım en kolayı.Yaratanı cenneti için sevenlerden değil de,  ulaşılması gereken gerçek aşk olarak görenlerden olmak dileğiyle. Karınca misali hedef  büyük. O uğurda yürüyen karınca olmak dileğiyle.....
                 




18 Ağustos 2012 Cumartesi

Acıyı bal mı eylemeli ya da kan davasına mı dönüştürmeli?



                 Çankaya Belediyesi  2 Temmuz 1993 yılında Sivas'ta ölen insanlar anısına bir Anıt Park projesini gündemine aldı ve parkın yapım çalışmalarını başlattı. Ölen insanların aileleri açısından gurur verici bir proje. Sanatçıları onurlandırmak açısından bakılınca da aynen öyle.Ancak bu çalışmanın toplumdaki kardeşlik, sevgi ve hoşgörü ortamına katkısı ne olacaktır? Var olan kavga ve husumet çözüme kavuşmadan, geçmişin acısı eksenli siyaset toplumu huzura mı yeni kavgalara mı götürür? Bu doğrultuda sorulacak tüm sorular işin özünü ortaya koymaktadır kanımca. Yapılması gereken yaraların üzerini açmak ve unutulmaz hale getirmek yerine yaraları ve acıları nasıl çözeriz? sorusunu yanıtlamak ve kardeşlik anıtları dikmektir. Anıt yapmak parasal bir iştir ve çok kolaydır. Kardeşlik ve sevgi emek ister, gayret ister ve en önemlisi özveri ister. Bu özveri tek taraflı değildir elbet. Ancak her şeyden önce iki tarafın iyi niyetli çabasıdır asıl olan. Hedef bu olmalı idi.                Eğer öyle yapılmaz ise var olan düşmanlık sonsuza dek kalır ve kurumsallaşır. Bu tip anıtlarda düşmanlığın resmi anıtı olur.

               Toplumsal bir sorunda tek tarafa hitap eden bir proje soruna nasıl bir yarar sağlar. Haklı haksız konusu her kesime göre yoruma tabi bir konu. Mağdur insanların varlığı da işin en hazin yanı. Karmaşık bir sorunu daha karmaşık hale getirmek bizdeki siyasilerin en iyi yaptığı şey sanırım. Siyasilerin tamamı için insanları en az ikiye bölmek hedef. Bizden ve sizden kurgusu oy almanın en kolay yolu. Bu tip geçmişin sorunları da insanlara mesaj vermede en az emekle en etkili propaganda için bulunmaz nimet. Siyasiler bu olayları o kadar çok kullanıyorlar ki kendileri de bir zaman sonra ipin ucunu kaçırıyorlar.

               Kim haklı kim haksız mantığı ile konuya yaklaşıp olayı kan davasına dönüştürmekte mümkün. Kolay olan bu. Tam da bu yapılıyor demek istemiyorum. Ancak köklü çözümü kimse hedeflemiyor. Siyasetin bölücü yanı birleştirici yanından daha çok uygulanıyor ülkemizde. Halkını ve vatanını seven olgun, karakterli, çalışkan, sevgi temelli siyaset yapan siyasilere kavuşmadan siyaset bir miktar yıkıcı etkisini sürdürecek ülkemizde.

                Kan davasına dönüştürmeden, bu olayı halkımız için barışın ve kardeşliğin tesis edilmesinde kullanmanın yollarını arayan siyasilere çok ihtiyacı var ülkemizin. Bunun nasıl ve ne şekilde yapılabileceği hakkında farklı yanıt verilebilir. Bu cevaplar özünde kardeşlik söylemi varsa çözüme yakın, düşmanlık söylemi varsa çözümden o oranda uzak cevaplardır. Bu olay her yıl tek taraflı anmalarla sonsuza dek yaşanmış bir acı hatıra olarak kalmaya mahkumdur. Amaç bir olmaksa bu ve benzeri tüm kötü hatıraları sevgi merkezli çözümlerle bir an önce çözmeliyiz. Her kesimden (bilinçli-bilinçsiz) kötü niyetli insanlara kaşınacak yara bırakmamalıyız.

                  Ülkemizde insanlar arasındaki kültürel farklılıklar herkesin vurguladığı gibi pozitif bir zenginlik. Ancak zenginlik olarak görülen bu kültürel değerler aynı zamanda ayrışmanın ve kavganın da her an kaynağı olabilecek unsurları içinde barındırmaktadır. Böyle karmaşık toplum yapısı kötü niyetli iç ve dış düşmanlarımız için hayli elverişli. Ulusumuzun güçlü bir devlet geleneğinin oluşu şu ana kadar iyi ya da kötü günü kurtarmamızı sağladı. Ancak üst üste gelen bu ve benzeri kötü hatıralar bir gün insanlarımızı da yeter artık diyecek seviyeye  getirebilir. Kesinlikle olmasını hiç kimsenin istemeyeceği böyle bir durumu beklemek yerine sorunları çözmenin yolları aranmalı.  Bu sebepten toplumun tüm kesimlerini bir araya getirerek toplumsal konularda sağlıklı çözümler üreten bir mekanizma acil olarak kurulmalı. Kardeşlik hukuku her şeyin üstünde tutulmalı.Ayrılıkları değilde ortak noktalara vurgulamak ve her kesime eşit mesafede hareket etmek işin olmazsa olmazı olduğu kesinlikle akıldan çıkarılmamalı Kardeş olmanın ruhuna uygun hareket edilmeli.

                 Sorunların çözümü için devletin üreteceği çözümler elbette vardır. Ancak bu tür konularda sivil katkı olmazsa olmaz konumdadır. İki kişinin kavgasında üçüncü kişi tabii ki önemlidir. Ancak sorunlu iki kişi olur demeden o sorun kesin çözüme kavuşamaz. Önce sorunlu kesimleri bir araya getirmeli ve sorunu devletin de katkısı ile çözmenin yolları aranmalıdır. Bu zorlu bir süreçtir. Basit bir şey olsa idi şimdiye kadar çoktan çözülürdü zaten. Konunun zorlu olması çözümün ertelenmesini gerektirmez. Kararlı olmak ve iyi niyetli insanlarla çözüm aramak işin temelidir. Bu yapılan çözüm arayışlarına yıkıcı tepkiler bol miktarda olacaktır.                   Geçmiş acıların tazeliği işin çözümü için bir miktar sorun oluşturacaktır elbet. Ancak sağ duyulu insanımız dünyadaki en hissi özellikleri olan bir toplumdur. İnsanımıza güvenerek üstesinden gelemeyeceğimiz hiç bir sorunun olmadığı kanaatindeyim.

                 Acı ile bağlantılı yaptığım tahlil çoğu insana saçma gelebilir. Normal karşılarım. Ancak tarih kavga edenlerin başarısızlıkları, birlik içinde olanların ise başarıları ile doludur. Sevgi, birlik, kardeşlik eksenli devletler gücünü en iyi kullanan devletler olmuştur. İçeride düşman yaratma çabası olarak adlandıracağım bu tür kavgalar olmuştur. Ancak bu sorunları çözebilen toplumlar güçlü toplumlardır. Ulusumuzun da o tür toplumlardan olduğuna inandım hep. Tarih de bu düşünceme uygun düşecek sayısız örnekle doludur.

                 Düşman ile mücadele ulusumuz için hiç bir zaman sorun olmamıştır, olmayacaktır da. Ulusumuz üzerinde yıpratıcı etkisi olan Kardeş kavgasıdır. Kardeş kavgasına hizmet eden her proje bu yüzden basittir benim için. Olaya bir de bu gözle bakmakta hata mı ederiz? Siz ne dersiniz?


9 Ağustos 2012 Perşembe

Yunus Emre'nin Dine Bakışına Ulaşmaktır Hedef



                 Din konusunda yapılan tartışmalarda işin ana ekseni ihmal edilince çok saçma sonuçlar doğuyor. Ayrıntıya girilerek şekil yönünden yapılan din tartışmaları ve verilen dini bilgiler düşünen insanı bu kadar da olmaz diyecek seviyeye getiriyor.Şekli ibadetin öz olmaz ise bir anlamının olmayacağı çok fazla anlatılmıyor. Günahı; yalan,dedikodu,hırsızlık gibi topluma ve insanlara zarar vererek yapan şekli dindarımız, sevabı elde etmek için ise namaz kılmayı, şekil  ibadete ağırlık vererek elde etmeyi doğru bakış açısı sanıyor. Ne kadar kötülük yaparsan yap, namazı terk etme mantığı hakim düşünce. Onun yeri ayrı, öbürünün yeri ayrı mantığı
ile sözde dindar, özde hırsız bir çok insan piyasada gururla gezmekte.Dünyanın her yerinden zor durumdaki insanlar için(savaş, deprem gibi konular için) toplanan paraları siyasi ve şahsi amaçlar için, hiçbir vicdan azabı duymadan kullanan insanlar kahraman muamelesi görmekte. Parasal suçtan (ayrıntıya girmiyorum) hapis cezası alan  şekli dindarların) lider konumundaki siyasi için önce yasal değişiklik yapılarak cezası ev hapsine dönüştürülebiliyor ve ceza yok hükmüne getiriliyor. Ardından adı bir üniversiteye verilerek ölümsüzleştiriliyor. Hırsızı dindar hırsız olarak görmek, bu cephedeki insanların işi mantığından hala çok uzak olduklarının bir göstergesi. Dava arkadaşına sahip çıkmayı her insan normal karşılar, ancak devlet ona suçlu etiketini yapıştırdı bir kere. Yapılacak iş suçlu olmadığını anlatmak ya da geri plana çekilip hatayı kabul etmektir.

                 Ölümden sonrasının büyük oranda sır olmasıdır ki o alanı insanlar için merak konusu yapmaktadır. Ölümden sonrasının ne şekilde olduğu bilinir olsa idi çok mı iyi olurdu acaba? Ancak ben şu anki bilinemez  durumun sürmesinden yanayım. Her filmin sonu nasıl merak konusu ise yaşam da aynen öyledir benim için. Kişi için önemli olan her durumda kaliteli olabilmektir. Saygı ve sevgiyi her zaman bu tip insanlar hak etmiştir.

                Dinin ibadet kısmı önemsiz demek haddim değil.Akıl ile değilde nakli bilgi ile hareket eden genel halk çoğunluğu için ibadet bir numaralı yol göstericidir. Bu yüzden şekli ibadet için namaz nasıl direği ise, gerçek inanan ve bilinçli dindar içinse ahlak ve sevgi de aynen öyledir.Ahlakı alınmış bir dine gerçek din diyebilecek kaç insan çıkar ? Ahlak ve sevgi bu kadar önemli iken şekli ibadeti onun önüne geçirmeye çalışan bir sürü insan ahkam kesmektedir bilinçsizce.

                Din konusunda iki düşünürümüz İbni Sina ve Farabi şekilci din düşüncesine olabildiğince karşı çıkmış ve Müslümanlığa olabildiğince hümanist bir bakış açısı katmaya çalışmışlardır. O yıllar için çok ileri bir düşünce olan akıl yoluyla yaratana ulaşabilme fikri aklın öneminin anlaşıldığının bir göstergesidir din konusunda.Alim için ibadetin yanında aklın da önemini vurgulamak ve dini akıl ile bağdaşır hale getirmek şimdi için kolay o yıllar için zor ve tehlikeli bir düşünce idi. Alim ve peygamberi aynı yola farklı şekilde ulaşan kişiler olarak görmüşlerdir.

                Din konusunda şeklin değil anlamın önemini vurgulayan dehamız ise tabii ki Yunus Emre'dir.  Anadolu insanı onda kendini bulmuş ve yüzyıllardır yazılı bir kaynak olmamasına karşın eserleri halkın dilinde yaşamıştır. Bir anlamda Yunus sofuların şekilci dinine karşı halkına kalkan olmuş ve gerçek dinin bayrağı onun sayesinde gönüllerde yaşamıştır.

Bir Kez Gönül Yıktın İse

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil

Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak'kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil

Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil

Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil

                  Bu şiirdeki "bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil" sözünü şu ankaç kişi söyler ve savunur. Din ile ilgili konularda özün şekilden önce geldiğini insanlara anlatmak zor. Bunu kabul ediyorum. O yüzden yukarıda andığım ölümsüz Türk Alimleri İbni Sina ve Farabi'nin avam-halas (halk-alim)ayrımının önemi bir kat daha artıyor. Aydın insanlarımızın yeterince toplumsal konulara eğilmediği, siyasetçilerin de bu işleri kendi tekellerine alma eğilimlerinin fazla olması, halkı menfaat peşinde olanların eline düşürmekte.  Avam'ın (halkın) din ihtiyacı şekilci din adamlarının eline bırakılınca korku dini inşa edilir ve ediliyor.Toplumda karakterli , menfaatini değil halkını seven aydınlar çoğaldıkça bu iş biraz daha kolay çözülür. Dini insanın temel ihtiyaçlarından sayan ve onu en mükemmel şekilde topluma vermek gerektiğini idrak eden aydın ülkemizin ihtiyacı olan aydındır.Yunus Emre'nin,Mevlana'nın sevgi, hoşgörü tabanlı din anlayışını tercih edeceksek din eğitimine önem vermeliyiz. Din eğitimi kaliteli eğitim verilmiş din kadrolarıyla (her meslekte olduğu gibi ) daha başarılı sonuçlar verir. Siyasi otorite buna menfaatçi yaklaştığı için şu an bu eğitim sistemi hayal olabilir. Toplumsal bilinç arttıkça şu an hayal olan çok şey gerçek olacaktır. Asıl olan sorunu doğru tespit etme çabasıdır.

                  Şekilci diye adlandırdığım insanlara kızıyor değilim. Onlar kolay olanı ve kendilerine öğretileni tatbik ediyorlar. Doğruyu yapıp sonuçlarını onlara göstermeden doğru yapmadıklarını söylemek kolaycılık olur. Kızmak kolaycılığına kapılmamak lazım. Kızan insan her zaman güçsüz insandır. Güçlü insanlardan olup önümüzde varlıklarıyla birer ışık olan Yunus'ların, Mevlana'ların yolundan gidelim. Onlar yılmadı. Sevgiyle ördükleri hayatları onları ölümsüz yaptı.

                  Dini yaşamak ve yaşatmak dileğiyle.
               




                 

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir zamanlar Gazi Avşar adında bir köylümüz varmış....

            İnsan tanımadığı biri hakkında nasıl yazı yazar ve yorum yapar denebilir.Bu zorluğun farkındayım ve bu zorluğu aşmak için kişisel konulardan uzak kalarak genel değerlendirmeleri tercih edeceğim. Amacım köyümüzün insanı üzerinde iyi ya da kötü emeği olan, 1950'li yıllarda bir çok köylümüzün Ankara'ya gelmesine vesile olan bir insanı unutmamak ve unutulmaması için elimden geldiğince bir şeyler yapmaktır.
            Her insan gibi onun da iyi ya da kötü yanları vardı elbette. Gazi Avşar o günün koşulları güçlü olmayı rekabetin bir numaralı şartı olduğunu kavramış ve o şekilde davranmış(şu an dahi içkili hizmet sektörü kabadayılık üzerine kurulu) bir kişidir. Tüm bunlar yapılırken birtakım canlar yanmıyor değil. Vurdulu kırdılı bir hayat tarzını tüm hızıyla yaşamıştır.
           Kırşehir'den gelip nasıl o işe başladığı hakkında da pek fazla bir fikrim yok. Ancak pavyon, içkili lokanta benzeri işleri 1950-60 yılları arasında Ankara'da yapan, o camiada oldukça sözü geçen, uzun yıllar yaptıkları ve yapmadıkları anlatılan bir insandır Gazi Avşar. Adnan Menderes ile arasının çok iyi olduğu söylenir.DP'nin tüm seçim gezilerine gidermiş. Demokrat Parti ile bağları kuvvetli bir insan olduğu söylenir ve yaptıramayacağı işin olmadığı anlatılırdı. Bu bağdan dolayı Adnan Menderes ile Yassıada'da  yargılanmış, hapis yatmış ve bir kısım mallarına da el konulmuş.
            Aile o yıllardan sonra da bu işleri bir miktar daha yaptı. Ancak o tantanalı günler bir daha asla olmadı. Günümüzde kardeşinin çocukları eski şaşalı günleri kadar olmasa da Altınkapı adı altında bir yer işletiyorlar. Ancak o şaşalı günler geride kaldı. Kaba güçle kurulan düzen 60 ihtilali ile sona erdi..O günlerden geriye şu an hatıradan başka bir şey  kalmadı. Hatta işin kötü tarafı  o dönem insanlarının çoğu rahmetli olduğundan o günleri hatırlayan ve sohbetini yapan dahi kalmadı denebilir.
             Gazi Avşar köyümüz insanı için ne yapmıştı? Bir çok insanı Kırşehir'den koparıp Ankara'da çalışır hale getirdi. Ücret karşılığı çalışmayı öğretti. Büyük şehir'de yaşayıp farklı mesleklere geçmemize vesile oldu.Ankara'nın imkanlarını kullanır hale gelindi. Okuma yazma konusunda, devlet dairelerinde iş bulma konusunda ilk adım ağırlıklı olarak onun sayesinde atıldı.Köyümüz ve köylümüzün bir ayağı köyde kaldı ise bir ayağı da artık dışarıda idi.
             Gazi Avşar hakkında yorum yaparken her türlü yorum yapılabilir insan. Yarıdan fazlası dolu bir bardak gibidir o. Kanımca onun hakkında yapılacak en doğru yorum şu olacaktır. Tüm köylülerim için geçerli olduğu gibi kendine zararlı başkasına yararlı bir insandı. Koca köyü Ankara'ya tek tek getiren hatta hatta evlerini, ailelerini Ankara'ya getirmeleri için ayrıca teşvik eden bu değerli büyüğümüze Allah'tan rahmet dilemekten başka şu an için elimizden başka bir şey  gelmemekte.
              Annem onun iyiliğini hiç unutmamıştı. Her konu açıldığında hayır duasını eksik etmezdi. Köyde kalsaydık çocuklarımın hiçbiri okumazdı, derdi. Babam sanatoryumda yatarken köylülerimizle babamın günlük yevmiyesini göndermesini annem takdirle anlatırdı.Köylülerimiz çalışmadan para almamıza karşı çıkmış, o ise hastaneden çıkana kadar paranın gönderileceğini söylemiş ve göndertmiş.
           
               .Babam ve aileme emeği geçen Gazi Avşar'a sonsuz teşekkürler.
           
                İyiliklerini asla unutmadık