ATİLLA AKKOÇ'UN GÖZÜNDEN HER ŞEY!!!!!!
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Diyanet Teşkilatı Toplumu Ne Oranda Kucaklıyor?
Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte kurulan Diyanet İşleri Teşkilatı Cumhuriyet'in ülkemize getirdiği yenilikleri kabul edememesinin izlerini taşımaktadır. Bu geçmiş yıllar için normal bir tepki idi. Yüzyılların kalıplaşmış din yapısını değiştirmek doğal olarak tepki çekecekti. Ancak aradan uzun yıllar geçti. Hala din konusuna çatışmacı bakış açısı ile bakılmaktadır, ancak bu bitmelidir.Ayrıca mevcut iktidar ve bundan önceki siyasiler dini yapının üzerindeki şoku atması için gereken her şeyi de yaptılar. Hatta biraz da fazlasını bile yaptılar denebilir. Ancak yeni düzene uyum sağlayamayan dini yapımız (yüzyılların dini siyasilerin gölgesinde bırakma alışkanlığını) tek taraflı bakış açısının yerine getirilmek istenen demokratik yapıyı (siyasi anlamda çoğulculuk) anlamak istememekte(ya da anlayamamakta) ve topluma çoğulcu gözle bakamamaktadır. Siyasi iktidarla uyumlu olma mantığının her zaman doğru sonuç vermediğini artık kabul etmeliyiz. Siyaset üstü çözümün tek doğru yol olduğunu kabul etmeli ve işin kolayını değil zor ve doğru olanı tercih etmeliyiz. Bu konuda Diyanet Teşkilatının demokratik bir yapısı olduğu vurgulanabilir. Ben mevcut kadroların ne oranda toplumla bütünleştiğine bakarak sorunun varlığı ya da yokluğu konusunu vurgu yapıyorum. Tek doğru ve tek dini kimlik mevcut dünyada olmadığına göre Diyanet Teşkilatının tekli çözüm önerisi mantıklı değil.
Ülkemizde siyaset ve din ikilemi acilen çözümlenip sağlıklı bir yapıya kavuşmalıdır. Her iki kuruma da sayısız yararı olacaktır bu çözümün. Ancak yetersiz insanların istemeyeceği (her iki kurum insanı için) bu çözüm şu an için biraz hayal gibi duruyor. Bunun böyle olması sorunu saptamamızı engellemez elbet. Siyasi oy ihtiyacını dini kimliğini kullanarak kolayca gidermektedir. Din adamı ise yıllarca siyasilerle içli dışlı olmuş, bu yüzden siyasetten kopuk bir dini hayal dahi edemez duruma gelmiştir. Demokrasi kültürünün olmadığı dönemlerde devlet ve dini örgütlenme iç içe geçmiş konumda idi. Devlet ve din adına yarar ve zararlarının olduğu bu iç içe yapı o yıllar için makul kabul edilebilir. Günümüzde iktidarın kimde (siyasi parti çeşitliliği açısından) olduğu sabit olmadığından din ve siyaseti birbirinden ayırmak şart olmuştur. Dinin taraf olacağı siyaset halkı böler ve bu işten din kurumu zararlı çıkar.
Din siyaset üstü bir kurumdur. Din adamlarımız taraf konumunu acilen çözmelidir. Din görevlisi (her mevkideki) hayatın içindeki her kurum ile içli dışlı olmak zorundadır. Siyasilerin tamamı ile (talep olup olmamasına bakılmaksızın) din adamı hiç bir ayrım yapmadan iç içe olmalıdır. Ayrıca her türlü sivil toplum örgütü de bir din adamı için bağlantı içinde bulunulması gereken yerlerdir. Özellikle üniversiteler ihmale gelmeyecek kurumlardır. Haftanın bir kaç günü din adamlarımızın sohbet amaçlı, bilgilendirme amaçlı, kaliteli insan yetişmesine katkı amaçlı ziyaretler yapmaları mükemmel olur diye düşünüyorum. Anlatılmak istenen tabii ki şu değil. Bu kurumlara gidilerek şekli ibadet sınırları içinde din hizmeti verilmesi değil anlatılmak istenen, bu zaten yapılan şeyler olduğundan mevcut yapıyı tekrardan ibaret kalacaktır. Ben işin ahlaki ve felsefi yapısının güçlendirilmesi kısmının önemine vurgu yapmaktayım.
Ayrıca din görevlisi hizmet verdiği mekana (örneğin camiye) sıkı sıkıya bağlı kalmakta ve hayattan kopuk yaşamaktadır. İnsanları zamanlarının çoğunu geçirdiği yerlerde ziyaret etmek, oralarda da halkın hizmetinde olmak, sohbetler yapmak, insanların ahlaki yönünü güçlü tutacak telkinlerde bulunmak din adamlarımızın cami içindeki görevleri kadar önemlidir. Din adamı hizmet için her mekanın önemini kavramalı, cami dışında kendini deplasmanda görmemelidir. Kahvehane, çay ocağı, kütüphane benzeri yerlere gitmek ya da en yakın eğitim kurumundaki öğretmenler ile dostluk kuran kaç din görevlimizin aklına gelmiştir? Sayısının sınırlı olduğunu yaşadığımız bölgelerdeki gözlemlerimizden görebiliyoruz. Hatta ben böyle yaşayan bir din adamını hiç görmedim ve duymadım. Din adamlarımız toplum adamı olamamaktadır. Hocalarımız cami içine kendilerini hapsederek hep ev sahibi konumunda olmanın avantajını kullanmak istemektedirler.
Din hizmeti özverili insan ister. Yunus Emre örneğinde olduğu gibi güçlü bir felsefi derinlik ister. Mevlana örneğinde olduğu gibi her insana eşit mesafede durmayı bilen insanın varlığını şart koşar. Menfaati dışlayan, hizmeti ise birinci ilke konumuna sokan karakterli insan din adamıdır. Ülkemizdeki devlet memuru konumundaki, siyasi kılıklı, din adamı adını hak etmeyen bir sürü çalışan mevcuttur. Bu her meslek için geçerli bir sıkıntıdır. Öğretmenlerimiz, bürokratlarımız, hakim ve savcılarımız gibi birçok meslek mensupları için kadrolar aynı şekilde yetersiz insanlarca doldurulmuş konumdadır. Bu sorunu yetersiz kadrolarla çözmeye çalışmak biraz boşa kürek çekmeye benzemekte. Yine de sorunu tespit etmenin çözümün bir parçası olduğunu düşünelim. Gerisi biraz daha kolay gelir.
Din insanlığın geneli için olmazsa olmaz konumdadır. Bu ihtiyaç en yetkin kadrolarca giderilirse sonuç mükemmel olur. Hiç bir ön yargı olmadan din kurumuna sahip çıkalım ve toplumun ve insanlarımızın birliğini din harcıyla, sevgi temelinde bütünleştirelim.
Dini, bölünmenin değil birliğin temeli yapan din adamlarının çoğalması dileğiyle.
Sözü Yunus Emre ile bağlamak sanırım en kolayı.Yaratanı cenneti için sevenlerden değil de, ulaşılması gereken gerçek aşk olarak görenlerden olmak dileğiyle. Karınca misali hedef büyük. O uğurda yürüyen karınca olmak dileğiyle.....
18 Ağustos 2012 Cumartesi
Acıyı bal mı eylemeli ya da kan davasına mı dönüştürmeli?
Çankaya Belediyesi 2 Temmuz 1993 yılında Sivas'ta ölen insanlar anısına bir Anıt Park projesini gündemine aldı ve parkın yapım çalışmalarını başlattı. Ölen insanların aileleri açısından gurur verici bir proje. Sanatçıları onurlandırmak açısından bakılınca da aynen öyle.Ancak bu çalışmanın toplumdaki kardeşlik, sevgi ve hoşgörü ortamına katkısı ne olacaktır? Var olan kavga ve husumet çözüme kavuşmadan, geçmişin acısı eksenli siyaset toplumu huzura mı yeni kavgalara mı götürür? Bu doğrultuda sorulacak tüm sorular işin özünü ortaya koymaktadır kanımca. Yapılması gereken yaraların üzerini açmak ve unutulmaz hale getirmek yerine yaraları ve acıları nasıl çözeriz? sorusunu yanıtlamak ve kardeşlik anıtları dikmektir. Anıt yapmak parasal bir iştir ve çok kolaydır. Kardeşlik ve sevgi emek ister, gayret ister ve en önemlisi özveri ister. Bu özveri tek taraflı değildir elbet. Ancak her şeyden önce iki tarafın iyi niyetli çabasıdır asıl olan. Hedef bu olmalı idi. Eğer öyle yapılmaz ise var olan düşmanlık sonsuza dek kalır ve kurumsallaşır. Bu tip anıtlarda düşmanlığın resmi anıtı olur.
Toplumsal bir sorunda tek tarafa hitap eden bir proje soruna nasıl bir yarar sağlar. Haklı haksız konusu her kesime göre yoruma tabi bir konu. Mağdur insanların varlığı da işin en hazin yanı. Karmaşık bir sorunu daha karmaşık hale getirmek bizdeki siyasilerin en iyi yaptığı şey sanırım. Siyasilerin tamamı için insanları en az ikiye bölmek hedef. Bizden ve sizden kurgusu oy almanın en kolay yolu. Bu tip geçmişin sorunları da insanlara mesaj vermede en az emekle en etkili propaganda için bulunmaz nimet. Siyasiler bu olayları o kadar çok kullanıyorlar ki kendileri de bir zaman sonra ipin ucunu kaçırıyorlar.
Kim haklı kim haksız mantığı ile konuya yaklaşıp olayı kan davasına dönüştürmekte mümkün. Kolay olan bu. Tam da bu yapılıyor demek istemiyorum. Ancak köklü çözümü kimse hedeflemiyor. Siyasetin bölücü yanı birleştirici yanından daha çok uygulanıyor ülkemizde. Halkını ve vatanını seven olgun, karakterli, çalışkan, sevgi temelli siyaset yapan siyasilere kavuşmadan siyaset bir miktar yıkıcı etkisini sürdürecek ülkemizde.
Kan davasına dönüştürmeden, bu olayı halkımız için barışın ve kardeşliğin tesis edilmesinde kullanmanın yollarını arayan siyasilere çok ihtiyacı var ülkemizin. Bunun nasıl ve ne şekilde yapılabileceği hakkında farklı yanıt verilebilir. Bu cevaplar özünde kardeşlik söylemi varsa çözüme yakın, düşmanlık söylemi varsa çözümden o oranda uzak cevaplardır. Bu olay her yıl tek taraflı anmalarla sonsuza dek yaşanmış bir acı hatıra olarak kalmaya mahkumdur. Amaç bir olmaksa bu ve benzeri tüm kötü hatıraları sevgi merkezli çözümlerle bir an önce çözmeliyiz. Her kesimden (bilinçli-bilinçsiz) kötü niyetli insanlara kaşınacak yara bırakmamalıyız.
Ülkemizde insanlar arasındaki kültürel farklılıklar herkesin vurguladığı gibi pozitif bir zenginlik. Ancak zenginlik olarak görülen bu kültürel değerler aynı zamanda ayrışmanın ve kavganın da her an kaynağı olabilecek unsurları içinde barındırmaktadır. Böyle karmaşık toplum yapısı kötü niyetli iç ve dış düşmanlarımız için hayli elverişli. Ulusumuzun güçlü bir devlet geleneğinin oluşu şu ana kadar iyi ya da kötü günü kurtarmamızı sağladı. Ancak üst üste gelen bu ve benzeri kötü hatıralar bir gün insanlarımızı da yeter artık diyecek seviyeye getirebilir. Kesinlikle olmasını hiç kimsenin istemeyeceği böyle bir durumu beklemek yerine sorunları çözmenin yolları aranmalı. Bu sebepten toplumun tüm kesimlerini bir araya getirerek toplumsal konularda sağlıklı çözümler üreten bir mekanizma acil olarak kurulmalı. Kardeşlik hukuku her şeyin üstünde tutulmalı.Ayrılıkları değilde ortak noktalara vurgulamak ve her kesime eşit mesafede hareket etmek işin olmazsa olmazı olduğu kesinlikle akıldan çıkarılmamalı Kardeş olmanın ruhuna uygun hareket edilmeli.
Sorunların çözümü için devletin üreteceği çözümler elbette vardır. Ancak bu tür konularda sivil katkı olmazsa olmaz konumdadır. İki kişinin kavgasında üçüncü kişi tabii ki önemlidir. Ancak sorunlu iki kişi olur demeden o sorun kesin çözüme kavuşamaz. Önce sorunlu kesimleri bir araya getirmeli ve sorunu devletin de katkısı ile çözmenin yolları aranmalıdır. Bu zorlu bir süreçtir. Basit bir şey olsa idi şimdiye kadar çoktan çözülürdü zaten. Konunun zorlu olması çözümün ertelenmesini gerektirmez. Kararlı olmak ve iyi niyetli insanlarla çözüm aramak işin temelidir. Bu yapılan çözüm arayışlarına yıkıcı tepkiler bol miktarda olacaktır. Geçmiş acıların tazeliği işin çözümü için bir miktar sorun oluşturacaktır elbet. Ancak sağ duyulu insanımız dünyadaki en hissi özellikleri olan bir toplumdur. İnsanımıza güvenerek üstesinden gelemeyeceğimiz hiç bir sorunun olmadığı kanaatindeyim.
Acı ile bağlantılı yaptığım tahlil çoğu insana saçma gelebilir. Normal karşılarım. Ancak tarih kavga edenlerin başarısızlıkları, birlik içinde olanların ise başarıları ile doludur. Sevgi, birlik, kardeşlik eksenli devletler gücünü en iyi kullanan devletler olmuştur. İçeride düşman yaratma çabası olarak adlandıracağım bu tür kavgalar olmuştur. Ancak bu sorunları çözebilen toplumlar güçlü toplumlardır. Ulusumuzun da o tür toplumlardan olduğuna inandım hep. Tarih de bu düşünceme uygun düşecek sayısız örnekle doludur.
Düşman ile mücadele ulusumuz için hiç bir zaman sorun olmamıştır, olmayacaktır da. Ulusumuz üzerinde yıpratıcı etkisi olan Kardeş kavgasıdır. Kardeş kavgasına hizmet eden her proje bu yüzden basittir benim için. Olaya bir de bu gözle bakmakta hata mı ederiz? Siz ne dersiniz?
9 Ağustos 2012 Perşembe
Yunus Emre'nin Dine Bakışına Ulaşmaktır Hedef
Din konusunda yapılan tartışmalarda işin ana ekseni ihmal edilince çok saçma sonuçlar doğuyor. Ayrıntıya girilerek şekil yönünden yapılan din tartışmaları ve verilen dini bilgiler düşünen insanı bu kadar da olmaz diyecek seviyeye getiriyor.Şekli ibadetin öz olmaz ise bir anlamının olmayacağı çok fazla anlatılmıyor. Günahı; yalan,dedikodu,hırsızlık gibi topluma ve insanlara zarar vererek yapan şekli dindarımız, sevabı elde etmek için ise namaz kılmayı, şekil ibadete ağırlık vererek elde etmeyi doğru bakış açısı sanıyor. Ne kadar kötülük yaparsan yap, namazı terk etme mantığı hakim düşünce. Onun yeri ayrı, öbürünün yeri ayrı mantığı
ile sözde dindar, özde hırsız bir çok insan piyasada gururla gezmekte.Dünyanın her yerinden zor durumdaki insanlar için(savaş, deprem gibi konular için) toplanan paraları siyasi ve şahsi amaçlar için, hiçbir vicdan azabı duymadan kullanan insanlar kahraman muamelesi görmekte. Parasal suçtan (ayrıntıya girmiyorum) hapis cezası alan şekli dindarların) lider konumundaki siyasi için önce yasal değişiklik yapılarak cezası ev hapsine dönüştürülebiliyor ve ceza yok hükmüne getiriliyor. Ardından adı bir üniversiteye verilerek ölümsüzleştiriliyor. Hırsızı dindar hırsız olarak görmek, bu cephedeki insanların işi mantığından hala çok uzak olduklarının bir göstergesi. Dava arkadaşına sahip çıkmayı her insan normal karşılar, ancak devlet ona suçlu etiketini yapıştırdı bir kere. Yapılacak iş suçlu olmadığını anlatmak ya da geri plana çekilip hatayı kabul etmektir.
Ölümden sonrasının büyük oranda sır olmasıdır ki o alanı insanlar için merak konusu yapmaktadır. Ölümden sonrasının ne şekilde olduğu bilinir olsa idi çok mı iyi olurdu acaba? Ancak ben şu anki bilinemez durumun sürmesinden yanayım. Her filmin sonu nasıl merak konusu ise yaşam da aynen öyledir benim için. Kişi için önemli olan her durumda kaliteli olabilmektir. Saygı ve sevgiyi her zaman bu tip insanlar hak etmiştir.
Dinin ibadet kısmı önemsiz demek haddim değil.Akıl ile değilde nakli bilgi ile hareket eden genel halk çoğunluğu için ibadet bir numaralı yol göstericidir. Bu yüzden şekli ibadet için namaz nasıl direği ise, gerçek inanan ve bilinçli dindar içinse ahlak ve sevgi de aynen öyledir.Ahlakı alınmış bir dine gerçek din diyebilecek kaç insan çıkar ? Ahlak ve sevgi bu kadar önemli iken şekli ibadeti onun önüne geçirmeye çalışan bir sürü insan ahkam kesmektedir bilinçsizce.
Din konusunda iki düşünürümüz İbni Sina ve Farabi şekilci din düşüncesine olabildiğince karşı çıkmış ve Müslümanlığa olabildiğince hümanist bir bakış açısı katmaya çalışmışlardır. O yıllar için çok ileri bir düşünce olan akıl yoluyla yaratana ulaşabilme fikri aklın öneminin anlaşıldığının bir göstergesidir din konusunda.Alim için ibadetin yanında aklın da önemini vurgulamak ve dini akıl ile bağdaşır hale getirmek şimdi için kolay o yıllar için zor ve tehlikeli bir düşünce idi. Alim ve peygamberi aynı yola farklı şekilde ulaşan kişiler olarak görmüşlerdir.
Din konusunda şeklin değil anlamın önemini vurgulayan dehamız ise tabii ki Yunus Emre'dir. Anadolu insanı onda kendini bulmuş ve yüzyıllardır yazılı bir kaynak olmamasına karşın eserleri halkın dilinde yaşamıştır. Bir anlamda Yunus sofuların şekilci dinine karşı halkına kalkan olmuş ve gerçek dinin bayrağı onun sayesinde gönüllerde yaşamıştır.
Bir Kez Gönül Yıktın İse
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil Bir gönülü yaptın ise Er eteğin tuttun ise Bir kez hayır ettin ise Binde bir ise az değil Yol odur ki doğru vara Göz odur ki Hak'kı göre Er odur alçakta dura Yüceden bakan göz değil Erden sana nazar ola İçin dışın pür nur ola Beli kurtulmuştan ola Şol kişi kim gammaz değil Yunus bu sözleri çatar Sanki balı yağa katar Halka matahların satar Yükü gevherdir tuz değil |
Bu şiirdeki "bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil" sözünü şu ankaç kişi söyler ve savunur. Din ile ilgili konularda özün şekilden önce geldiğini insanlara anlatmak zor. Bunu kabul ediyorum. O yüzden yukarıda andığım ölümsüz Türk Alimleri İbni Sina ve Farabi'nin avam-halas (halk-alim)ayrımının önemi bir kat daha artıyor. Aydın insanlarımızın yeterince toplumsal konulara eğilmediği, siyasetçilerin de bu işleri kendi tekellerine alma eğilimlerinin fazla olması, halkı menfaat peşinde olanların eline düşürmekte. Avam'ın (halkın) din ihtiyacı şekilci din adamlarının eline bırakılınca korku dini inşa edilir ve ediliyor.Toplumda karakterli , menfaatini değil halkını seven aydınlar çoğaldıkça bu iş biraz daha kolay çözülür. Dini insanın temel ihtiyaçlarından sayan ve onu en mükemmel şekilde topluma vermek gerektiğini idrak eden aydın ülkemizin ihtiyacı olan aydındır.Yunus Emre'nin,Mevlana'nın sevgi, hoşgörü tabanlı din anlayışını tercih edeceksek din eğitimine önem vermeliyiz. Din eğitimi kaliteli eğitim verilmiş din kadrolarıyla (her meslekte olduğu gibi ) daha başarılı sonuçlar verir. Siyasi otorite buna menfaatçi yaklaştığı için şu an bu eğitim sistemi hayal olabilir. Toplumsal bilinç arttıkça şu an hayal olan çok şey gerçek olacaktır. Asıl olan sorunu doğru tespit etme çabasıdır.
Şekilci diye adlandırdığım insanlara kızıyor değilim. Onlar kolay olanı ve kendilerine öğretileni tatbik ediyorlar. Doğruyu yapıp sonuçlarını onlara göstermeden doğru yapmadıklarını söylemek kolaycılık olur. Kızmak kolaycılığına kapılmamak lazım. Kızan insan her zaman güçsüz insandır. Güçlü insanlardan olup önümüzde varlıklarıyla birer ışık olan Yunus'ların, Mevlana'ların yolundan gidelim. Onlar yılmadı. Sevgiyle ördükleri hayatları onları ölümsüz yaptı.
Dini yaşamak ve yaşatmak dileğiyle.
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Bir zamanlar Gazi Avşar adında bir köylümüz varmış....
İnsan tanımadığı biri hakkında nasıl yazı yazar ve yorum yapar denebilir.Bu zorluğun farkındayım ve bu zorluğu aşmak için kişisel konulardan uzak kalarak genel değerlendirmeleri tercih edeceğim. Amacım köyümüzün insanı üzerinde iyi ya da kötü emeği olan, 1950'li yıllarda bir çok köylümüzün Ankara'ya gelmesine vesile olan bir insanı unutmamak ve unutulmaması için elimden geldiğince bir şeyler yapmaktır.
Her insan gibi onun da iyi ya da kötü yanları vardı elbette. Gazi Avşar o günün koşulları güçlü olmayı rekabetin bir numaralı şartı olduğunu kavramış ve o şekilde davranmış(şu an dahi içkili hizmet sektörü kabadayılık üzerine kurulu) bir kişidir. Tüm bunlar yapılırken birtakım canlar yanmıyor değil. Vurdulu kırdılı bir hayat tarzını tüm hızıyla yaşamıştır.
Kırşehir'den gelip nasıl o işe başladığı hakkında da pek fazla bir fikrim yok. Ancak pavyon, içkili lokanta benzeri işleri 1950-60 yılları arasında Ankara'da yapan, o camiada oldukça sözü geçen, uzun yıllar yaptıkları ve yapmadıkları anlatılan bir insandır Gazi Avşar. Adnan Menderes ile arasının çok iyi olduğu söylenir.DP'nin tüm seçim gezilerine gidermiş. Demokrat Parti ile bağları kuvvetli bir insan olduğu söylenir ve yaptıramayacağı işin olmadığı anlatılırdı. Bu bağdan dolayı Adnan Menderes ile Yassıada'da yargılanmış, hapis yatmış ve bir kısım mallarına da el konulmuş.
Aile o yıllardan sonra da bu işleri bir miktar daha yaptı. Ancak o tantanalı günler bir daha asla olmadı. Günümüzde kardeşinin çocukları eski şaşalı günleri kadar olmasa da Altınkapı adı altında bir yer işletiyorlar. Ancak o şaşalı günler geride kaldı. Kaba güçle kurulan düzen 60 ihtilali ile sona erdi..O günlerden geriye şu an hatıradan başka bir şey kalmadı. Hatta işin kötü tarafı o dönem insanlarının çoğu rahmetli olduğundan o günleri hatırlayan ve sohbetini yapan dahi kalmadı denebilir.
Gazi Avşar köyümüz insanı için ne yapmıştı? Bir çok insanı Kırşehir'den koparıp Ankara'da çalışır hale getirdi. Ücret karşılığı çalışmayı öğretti. Büyük şehir'de yaşayıp farklı mesleklere geçmemize vesile oldu.Ankara'nın imkanlarını kullanır hale gelindi. Okuma yazma konusunda, devlet dairelerinde iş bulma konusunda ilk adım ağırlıklı olarak onun sayesinde atıldı.Köyümüz ve köylümüzün bir ayağı köyde kaldı ise bir ayağı da artık dışarıda idi.
Gazi Avşar hakkında yorum yaparken her türlü yorum yapılabilir insan. Yarıdan fazlası dolu bir bardak gibidir o. Kanımca onun hakkında yapılacak en doğru yorum şu olacaktır. Tüm köylülerim için geçerli olduğu gibi kendine zararlı başkasına yararlı bir insandı. Koca köyü Ankara'ya tek tek getiren hatta hatta evlerini, ailelerini Ankara'ya getirmeleri için ayrıca teşvik eden bu değerli büyüğümüze Allah'tan rahmet dilemekten başka şu an için elimizden başka bir şey gelmemekte.
Annem onun iyiliğini hiç unutmamıştı. Her konu açıldığında hayır duasını eksik etmezdi. Köyde kalsaydık çocuklarımın hiçbiri okumazdı, derdi. Babam sanatoryumda yatarken köylülerimizle babamın günlük yevmiyesini göndermesini annem takdirle anlatırdı.Köylülerimiz çalışmadan para almamıza karşı çıkmış, o ise hastaneden çıkana kadar paranın gönderileceğini söylemiş ve göndertmiş.
.Babam ve aileme emeği geçen Gazi Avşar'a sonsuz teşekkürler.
İyiliklerini asla unutmadık
Her insan gibi onun da iyi ya da kötü yanları vardı elbette. Gazi Avşar o günün koşulları güçlü olmayı rekabetin bir numaralı şartı olduğunu kavramış ve o şekilde davranmış(şu an dahi içkili hizmet sektörü kabadayılık üzerine kurulu) bir kişidir. Tüm bunlar yapılırken birtakım canlar yanmıyor değil. Vurdulu kırdılı bir hayat tarzını tüm hızıyla yaşamıştır.
Kırşehir'den gelip nasıl o işe başladığı hakkında da pek fazla bir fikrim yok. Ancak pavyon, içkili lokanta benzeri işleri 1950-60 yılları arasında Ankara'da yapan, o camiada oldukça sözü geçen, uzun yıllar yaptıkları ve yapmadıkları anlatılan bir insandır Gazi Avşar. Adnan Menderes ile arasının çok iyi olduğu söylenir.DP'nin tüm seçim gezilerine gidermiş. Demokrat Parti ile bağları kuvvetli bir insan olduğu söylenir ve yaptıramayacağı işin olmadığı anlatılırdı. Bu bağdan dolayı Adnan Menderes ile Yassıada'da yargılanmış, hapis yatmış ve bir kısım mallarına da el konulmuş.
Aile o yıllardan sonra da bu işleri bir miktar daha yaptı. Ancak o tantanalı günler bir daha asla olmadı. Günümüzde kardeşinin çocukları eski şaşalı günleri kadar olmasa da Altınkapı adı altında bir yer işletiyorlar. Ancak o şaşalı günler geride kaldı. Kaba güçle kurulan düzen 60 ihtilali ile sona erdi..O günlerden geriye şu an hatıradan başka bir şey kalmadı. Hatta işin kötü tarafı o dönem insanlarının çoğu rahmetli olduğundan o günleri hatırlayan ve sohbetini yapan dahi kalmadı denebilir.
Gazi Avşar köyümüz insanı için ne yapmıştı? Bir çok insanı Kırşehir'den koparıp Ankara'da çalışır hale getirdi. Ücret karşılığı çalışmayı öğretti. Büyük şehir'de yaşayıp farklı mesleklere geçmemize vesile oldu.Ankara'nın imkanlarını kullanır hale gelindi. Okuma yazma konusunda, devlet dairelerinde iş bulma konusunda ilk adım ağırlıklı olarak onun sayesinde atıldı.Köyümüz ve köylümüzün bir ayağı köyde kaldı ise bir ayağı da artık dışarıda idi.
Gazi Avşar hakkında yorum yaparken her türlü yorum yapılabilir insan. Yarıdan fazlası dolu bir bardak gibidir o. Kanımca onun hakkında yapılacak en doğru yorum şu olacaktır. Tüm köylülerim için geçerli olduğu gibi kendine zararlı başkasına yararlı bir insandı. Koca köyü Ankara'ya tek tek getiren hatta hatta evlerini, ailelerini Ankara'ya getirmeleri için ayrıca teşvik eden bu değerli büyüğümüze Allah'tan rahmet dilemekten başka şu an için elimizden başka bir şey gelmemekte.
Annem onun iyiliğini hiç unutmamıştı. Her konu açıldığında hayır duasını eksik etmezdi. Köyde kalsaydık çocuklarımın hiçbiri okumazdı, derdi. Babam sanatoryumda yatarken köylülerimizle babamın günlük yevmiyesini göndermesini annem takdirle anlatırdı.Köylülerimiz çalışmadan para almamıza karşı çıkmış, o ise hastaneden çıkana kadar paranın gönderileceğini söylemiş ve göndertmiş.
.Babam ve aileme emeği geçen Gazi Avşar'a sonsuz teşekkürler.
İyiliklerini asla unutmadık
26 Temmuz 2012 Perşembe
Deniz Gezmiş Efsanesine Farklı Bir Bakış
Deniz
Gezmiş: Ayakları Yere Basmayan Halk Kahramanı
Ayakları
yere basmayan halk kahramanı tabiri bilinçli olarak birleştirilen iki unsurdan
oluşmaktadır. Kanımca hem ayaklarının yere basmamasının (fikirsel bazda) hem de
halk kahramanı oluşunun birçok kanıtı var diye düşünüyorum.19 Yüzyıl ve öncesinin
kahramanlık figürlerinin çoğunu taşıyan Deniz ve arkadaşları 20.yy. ve
sonrasında kahramanlık normlarının tamamen farklılaşması ve aklın fiziki gücü
alt etmesinin çelişkisini yaşadılar. Bu yazı da tüm bunları anlatmak için
yazılıyor aslında.
Deniz Gezmiş gerçeğini
günümüz verileriyle tahlil ettiğimizde” Deniz’in ülkemize katkısı ne
oldu ve onu unutulmaz yapan, sol denince akla gelen üç beş kişiden biri
olmasını sağlayan ne ya da neler idi?” sorusu sorulması gereken bir sorudur. Soranlar
olmuştur da. Aynı soruyu bir de ben kendime sorup bir yanıt ararsam bakalım ne
kadar sağlıklı analiz yapabilmiş olacağım?
Günümüz
gerçekleri ile yapılan tahlil onun adına çok fazla pozitif sonuçlar
çıkartmayacaktır. Ancak amaç onu yargılayıp
kötülemek olmadığından bu sakınca mazur görülebilir diye düşünüyorum. Yapılan
mücadelenin ne için yapıldığı ve varılmak istenen sonuçların ne oranda
gerçekleşip gerçekleşmediği sorusunu soracak olmamızdaki amaç onu ne
kötülemek ne de yargılamak içindir. Yapılan işin hasadını yaparak değdi mi
değmedi mi ya da nerelerde yanlış yapıldı(bu kişiye ve
bakış açısına göre farklı sonuçlar verecek bir soru olsa da) sonuçlarına
ulaşmaktır asıl amaç.
Deniz Gezmiş
mücadeleyi çok basite indirgemiştir. Yapılacak bir devrim ile istenen sonuca
büyük oranda ulaşılabileceği kanaati taşıyan bir bakış açısına sahiptir.
Yönetimin kimde olduğu sorusu onun için çok önemlidir ve iktidar ele
geçirilir ise mücadelenin en önemli
kısmı tamamlanacaktır. Amaç iktidarı bir şekilde ele geçirmektir. Bu basit
mantık hesabı çok karmaşık bir dünyayı açıklamaya yetmedi. İyi niyeti ve hayatını
ortaya konarak yaptığı mücadelede bir şeyler eksikti.
Devrimci
mücadelenin (gönüllü olarak) fikir kısmında değil de silahlı olan yanına yatkın bir karakteri vardı. Bu yanı ise onun acı sonunu hazırladı.
Davasına çok inanmıştı. Güçsüzün yanında, ezenlerin karşısında olmayı ilke edinmişti. Davadan geri dönüş
seçeneğini seçeneklerin arasına
koymamıştı. Ve en önemlisi sıradan bir katil olma yanılgısına hiç düşmedi. Dava
onun için getirisi olan bir şey olmadı hiçbir zaman. Sürekli kendinden
verdi. Canını dahi davasından
esirgemedi.
Tüm bu
anlatılanlar onu ölümsüz yaptı. O davasını ve insanları karşılıksız sevmişti.
Sevenleri de bu karşılıksız sevgiyi karşılıksız bırakmayarak onu ölümsüz
yaptılar. Bu yüzden de onun için yanlış yaptı mı sorusu çok fazla
sorulmadı. Halk kendi isyanını onunla
ifade etti. Yapamadıklarını destansı şekilde ona yaptırdı ve halkın sesi olmayı
yıllarca sürdürdü. Onun yapmak istediği ile(devrim) halkın onda gördüğü (halk
kahramanı)aslında birebir örtüşmese de o artık bir halk kahramanıydı. Adı
dilden dile dolaşır olmuştu. Umut olmuştu. Ancak umut ve umutlar bir çok sebepten uzun ömürlü olmadı.
O bir halk
delikanlısı olarak haksızlığa tepki vermişti. Onlar adına hapse düşüp onlar
adına asılmıştı. Bu ona empoze edilmemişti. Ayrıca kendisi de mağdur olan bir
aileden değildi. Olanları yok saysa, görmezden gelse mutlu da bir hayatı çok
rahat olabilirdi. O zor olanı seçti. Asıldı ancak ölümsüz olmayı başardı.
İşin diğer
yanına gelince halk için tek yapılabilecek olanı mı yaptı? sorusu asıl sorulması gereken sorudur
sanırım. Başka ne ya da neler yapılabilirdi?
İnsanı kurtarma
ile toplumu kurtarma iki farklı şeyi anlatan, tamamen birbirine zıt iki
durumdur. İnsanı kurtarmak anlık bir refleks ile yapılabilir şeyleri
çağrıştırırken(yangın, sel, deprem, kavga, maddi sıkıntı vb. durumlarda
yapılacak şeyler), toplumsal kurtuluş uzun uğraşları gerektiren karmaşık bir
emeği gerektirir. Oldukça zor, fikri
altyapı gerektiren, yetişmiş insan ihtiyacı olan böyle bir mücadele doğal
olarak silahla değil ancak beyinle ve özveri ile yapılabilir. Mağdur olan bir
insanın (trafik kazası geçiren bir insanı hastaneye götürmek ya da paraya
ihtiyacı olana maddi yardım yapmak gibi) mağduriyeti bireysel bir çabayla kolayca çözülebilmesine
karşın toplumsal sorunlara çözüm bu kadar kolay üretilememektedir. İşsizlik, toplumsal adalet gibi sorunları
çözmek çok bilinmeyenli bir denklemi çözmek gibi zordur. Bilgi, birikim, zaman
ve uğraş ister.
Deniz ve
arkadaşları işi hafife alıp bu ikilemi göremediler diye düşünüyorum. Bu hususta şöyle bir yanıtla karşılaşacağım
kanısındayım. Deniz ve arkadaşları
devrim yapıldıktan sonra tüm bu anlatılan eksikliklerin daha kolay çözüleceğine
inanıyorlardı, denebilir. Sovyetler Birliğinde olduğu gibi sanayi, eğitim,
adalet benzeri tüm kurumlarda devrimci dönüşüm sağlanabilir hatta hatta çok
hızlı başarılabilir diye
söylenebilir. Buna şöyle bir
yanıt vermek isterim. Silahla bir başarı elde etmeye alışan insan (silahlı devrim ile fikri devrim
zıtlığı ) her sıkıştığı yerde silahın
sorunları çözmedeki marifetini kullanmak ister. Her insan ya da gurup uzman
olduğu alanda daha rahat çözümler üretir. Silahlı devrimi çözüm gören sistem de
ağırlıklı olarak sistemini baskı üzerine kuracaktır. Sovyetler Birliğinde de
aynen bu şekilde olmuştur. Muhalif olanın bu tür sistemlerde yaşama şansı yok
denecek kadar azdır.
Yetişmemiş
kadro kendini sürekli eğitime tabi
tutarak kendini yeniler demek ne kadar gerçekçidir. O tip insanlar
başarının zaman alıcı bir iş olduğunu değil de başarısızlığın iyi yönetilmemekten kaynaklanan bir sorun
olduğunu düşünen insanlardır. Tabii ki
kendilerine aşırı hayranlıkları vardır ve gaza gelmeğe uygun insanlardır. İlk
başta tamamen iyi niyetle başlayan bir çaba kısa zamanda despot bir yönetime
dönüşür. Bu dakikadan sonra amaç kurulan sistemin korunmasıdır. Bu da fikirle
değil en iyi bilinen yolla olacaktır tabii ki. Şu ana kadar ki örneklerin
tamamı bu yönde sonuçlar vermiştir.
Aşağıya
yapacağım iki alıntı Deniz Gezmişin de( yukarıda anlatmaya çalıştığım) kolaycı
yola kayanlardan olduğunu gösterir niteliktedir. Ancak bizler Deniz’in eline
gücü geçirip baskıcı yanını görmüş değiliz. Eline böyle bir güç geçse idi o da
aynen bu yönde kullanırdı demek de ne kadar doğru olur bilmem. Benim burada
vurgulamak istediğim kolay çözümlerin aslında çözüm olmadığı ve yeni sorunları
beraberinde getirdiğidir.
Benim saatlerce
konuşarak anlatamadığımı Goethe ne kadar güzel anlatmış. “Hangi yönetim mi en
iyidir? Kendimizi yönetmeyi bize öğreten.”
İşin özü sanırım güçlü yönetimlerden ziyade güçlü bireyler
yetiştirilmesinde. Atalarımızın çocuklarına belli bir yaşa kadar adını
koymaması ve çocuğun adını kendisinin hak etmesi bununla örtüşen bir örnektir. Aynı şekilde
akıllı çocuğun var parayı ne yapacaksın deli çocuğun var parayı ne yapacaksın
atasözü güçlü insanlar yetiştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.
Turan
Feyizoğlu’nun Deniz, Bir İsyancının
İzleri adlı kitaptan iki kısa alıntı yaparak konuyu kapatmak istiyorum.
“………Deniz’in FKF’liler konusunda şöyle bir tavrı
vardı:FKF’lilerle tartışmayın, aşağılık duygusuna kapılırsınız.Adamlar lafazan.
Biz onları eylemşe halledeceğiz.” Sf.47
“Toplantılara katılmak Deniz için zaman kaybı anlamına
geliyordu. Deniz hiç olmazsa toplantılara gel, alınan kararlara katıl, derdim,
Deniz ise Rasih Ağabey (Rasih Nuri İleri) siz kararları alın ben uygularım,
derdi.” Sf.100,101
21 Temmuz 2012 Cumartesi
CHP'nin İktidar Olamama Sebepleri 2
Dinin Önemini İdrak Edemez Hale Getirilen Parti: CHP
Osmanlıda olsun veya Atatürk döneminde olsun dinden bu kadar kaçılmamış, araya mesafe konulmamıştı. Laiklik anlayışının Avrupa eksenli algılanışı CHP'yi bir Avrupa partisi haline getirmiş olabilir. Ancak seçmen Türk kaldığı için seçim hezimetleri ard arda gelmeye devam etmiştir.Din Türk halkı için önemlidir. Cennet, Şehit olma, Haram ve Helal , Türbeler,Yatırlar, Dini Bayramlar,Yaşlılara Saygı gibi birçok kültürel unsur dinin hayatımızın içine ne kadar girdiğinin göstergesidir.Ülkemizde ahlak, komşuluk ilişkisi, ailevi konular, adalet duygusu gibi birçok konu da yoğun şekilde dini altyapının üzerine oturmaktadır. Böylesine hayatı kuşatmış Dini ve onun kurumlarını görmezden gelmek nasıl adlandırılır acaba. İşi ehline ver sözünün siyasiler için de geçerli olduğunu, hatta onlar için daha fazla geçerli olduğunu düşündürüyor bu basit gerçekler.
Burada şu tespiti de yapmadan geçersek haksızlık yapmış oluruz. Ülkemizde siyasi diye bilinen bir çok insan aslında ya askerdi ya da tüccar, din adamı veya başka bir meslekten insandı. Zaruret onları aynı zamanda siyasi de yaptı. Bu bir gerçek. Ancak bunlardan birkaçı diyebileceğimiz insan siyaseti hakkı ile yaptı. Diğerleri siyasetin ülkedeki getirilerini tattıkları ,yaşadıkları için eski mesleklerine dönemediler diyebilirim. İkinci adam yetiştirme kültürünün olmaması da başarılı insanların yetişmemesi konusunda sıkıntılarımızın devamını sağladı. Osmanlı zamanındaki alternatif olanı tehlike görme anlayışı (o yıllarda istikrar açısından çok yararını gördüğümüz Fatih'in kardeş katlini makul görme fetvası) cumhuriyette de artarak devam etmiş ve kaliteli siyasi insan yetişmesini engellemiştir
Atatürk döneminde dinden uzak durma şöyle dursun dine pozitif anlamda birçok katkı yapılmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, medrese eğitimi yerine ulusal eğitim sisteminin konulması, Kuran'ın Türkçeye çevrilmesi ,Türkçe Ezan, Diyanet teşkilatının kurularak dini hizmetlerin tek elde toplanması gibi birçok yenilik hep Atatürk zamanının katkılarıdır. Devlet yönetimindeki dini ağırlığı makul hale getirmek için hukuk, milli eğitim ve özellikle yazı dilinde latin alfabesine geçiş dini sonuçları olan değişimlerdir. Yüzyılların taassubunu kırmanın başka yolunu bulamayan Atatürk tüm bu alanlarda yeni bir sayfa açmayı denedi ve bunda da büyük oranda başarılı oldu. Korkmadan dini kurumların üzerine gitti. Kendince çözümler üretti. Çoğu haklı gözlemlere dayanan bu değişim icraatları başarılı sonuçlar verdi. Başarı ölçütüm günümüzün modern Türk Devleti ile diğer komşu ülkelerinin karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Batı ülkelerinin önüne geçme gibi bir beklenti sahibi olan insanlar yok değil. Böyle bir sonuca bu kadar kısa bir zamanda ulaşmak dahi çok iş yapıldığının kanıtıdır sanırım.
Atatürk sonrasında, muhalefete düşmenin de etkisiyle din hep uzak durulan ve öyle yapılmaz ise laiklik elden gider havası yaratılan bir kurum oldu. Acaba bu ne kadar doğru idi? Var olan bir şeyi yani dini yok farz etmek, tehlike anındaki deve kuşu ile CHP kadrolarının yapacağı bir iş olsa gerek. Bu tür tepkiler çaresizlik içindeki insanların yapacağı işti. O insanlar da öyle yaptılar. Güçlü insanlar ve kurumlar çözümler üretir ve sorunları o şekilde bertaraf eder. Son zamanların CHP kadroları ise sorunları çözen değil yokmuş gibi yaparak komik duruma düşen pozisyonda göründü hep.
Ayrıca bir takım insanlar rakipleri için dini kullanıyorlar gibi bir suçlamada bulunmaktadırlar. Özellikle başarısızlıkların ardından yapılan bu tür iddialar ve yakıştırmalar hiç hoş olmuyor. Dini kullanma gibi bir tabir çok saçma. Nedenine gelince başarı için yapılan her türlü olumlu çaba takdire şayandır. Yalan, iftira benzeri yollarla yapılan propaganda ise madur olma sebebi asla olamaz. Bir şeyin yalan olduğunu bilmek ve bunu rakibinin yapması insana avantaj verir. Tabii ki o yalanı insanlara anlatmak şartıyla. Dini kullanıyor dediğimiz insanı kendimize rakip sayarsak, bu rakip olsa olsa zayıf rakip olur. Bunun için çalışmak gerekir. Makamı,koltuğu bırakıp insanların ayağına gitmek gerekir.Onların dertlerini dinlemek, yemeğini paylaşmak ve eşit insanlar olduğumuzu, hizmet için her zaman yanlarında olduğumuzu anlatmamız gerekir. Gönül bağı kurulduğunda bu bağı ancak ölümün ayırdığını gözlediğim Anadolu insanını yeniden keşfetmek ve Atatürk'ün bol bol yaptığı gibi yurt gezileriyle sorunu yerinde görmek ilk yapılması gereken iştir. Tüm bunlar zahmetli işlerdir ve zordur bazı insanlar için. Biz tembel olunca da, rakip meydanı boş bulur ve yalan da söyler yanlış ta. Kızmaya da hakkımız yoktur. Kızılması gereken bizizdir. Kızacak olan asla parti yönetimi ve teşkilatlar değildir.
Yönetimde şu an için olması mümkün gözükmeyen CHP kadroları peki ne yapabilir. CHP kadrolarının laiklik hassasiyetleri dini yanlarının körelmesini sağlamış gözüküyor. Dini vecibelerin uygulanması sıfır düzeyine inmiş kadrolarla iş yapmak ve çözüm üretmek mümkün değildir. Dini hususlara rakibin gözü ile bakmak ayrı, tamamen konudan kendini soyutlamak ayrı şeyler.Din yaşanarak insanlara mesaj verilebilecek bir alandır. Atamızın dini alanda yapmayı başaramadığı konu bu kısımda ortaya çıkmaktadır. Latin harfler konusunda yaptığı öğretmenlik görevini ne yazık ki din konusunda yapamamıştır. Onun uygulamalı pozitif din yorumları topluma çok şey katardı diye düşünüyorum. Ayrıca en az bunun kadar önemli olanı CHP kadrolarının dine bakışı bu kadar sıfır düzeyde olmazdı.
Her işte olduğu gibi din konusunda da yaşayarak, hissederek çözümler üretebiliriz. Suya sabuna dokunmadan nasıl banyo yapmak mümkün değilse dini kurumlardan uzak kalarak da bu işler yapılamaz.Dini yaşamak gerekir. Aynısını yılladır diğer partiler yapıyor denecektir ve doğrudur. Ben din konusunda Anadolu'nun yarattığı Yunus Emre'nin gözüyle bakılan dini yaşamak ve anlatmak olarak bakıyorum konuya. Onların Din yorumu sağlıklı olsa idi tüm bunları anlatmanın bir anlamı olmazdı. Yanlış yapan varsa daha iyisini ya sen yapacaksın yada şikayet etme durumunda olmayacaksın. Dırdırcı olmak yıllarca yapılan tek şey oldu. Hep akıl verildi ve üstten bakıldı. Bu bakış açısı artık geçerli değil. Rakibinin olduğu her yerde olacaksın.O yalanı ve yanlışı söylediğinde nefesini ensesinde hissedecek. Yunus'un diliyle konuşacaksın. Atatürk azmi ile çalışacaksın. Tüm bunlar zaman da alacak. Hepsinden önemlisi yaptığın işe inanan kadrolarla çalışacaksın. İhale kapma peşindeki siyasetçi kadroları mükemmel bir fikri dahi bir hiç seviyesine çok kolay indirebilir. Konuyu önce kafada çözüp sonra maça çıkacak ve başarana kadar mücadeleye devam edeceksin.
Tüm yukarıda anlattığım şeylere ek olsun diye J.Schumpeter Kapitalizm,Sosyalizm ve Demokrasi kitabından bir alıntı yaparak dinin önemini vurgulamak istiyorum. Schumpeter Karl Marx'ın başarısının sırrını bilimsel başarısından ziyade dini figürleri sisteminin içine başarı ile monte etmesine bağlıyor.Aşağıdaki alıntı konuya vermiş olduğum önemi daha net anlaya yardımcı olur kanaatindeyim.
" Mürşit Marx
Bu bölüme başlık olarak dini bir terimi seçmemiz, kat'iyen bir dikkatsizlik eseri değildir. Ortada yakın bir benzeyiş vardır. Önemli bir görünüşü ile marksizm bir dindir.Kendisine inananlara ilk planda, hayata anlam veren ve olayları, gelişmeleri değerlendirmek için kesin kriter basamakları kuran bir sistemi sunar. Bunun ötesinde, ikinci planda ise marksizm, bir kurtuluş yolunu, kötülüğü ortaya koyan gerçeği insanlığa ya da insanlığın seçilmiş bir bölümüne göstermekte,öncülük etmektedir.Daha açık bir deyişle, marksist sosyalizm, cenneti yeryüzünde vadeden dinler grubunda yer alır.....
Marksizmin dini karakteriyle ilgili olarak ortaya konulabilecek diğer önemli bir nokta da, bu dini karakterin marksizmin başarısını açıklayabilmesidir. Tamamen bilimsel bir başarı, Marx'ınkinden daha mükemmel olsa bile, tarihsel anlamda bir ölümsüzlüğe ulaşılmasını sağlayamaz. "
Osmanlıda olsun veya Atatürk döneminde olsun dinden bu kadar kaçılmamış, araya mesafe konulmamıştı. Laiklik anlayışının Avrupa eksenli algılanışı CHP'yi bir Avrupa partisi haline getirmiş olabilir. Ancak seçmen Türk kaldığı için seçim hezimetleri ard arda gelmeye devam etmiştir.Din Türk halkı için önemlidir. Cennet, Şehit olma, Haram ve Helal , Türbeler,Yatırlar, Dini Bayramlar,Yaşlılara Saygı gibi birçok kültürel unsur dinin hayatımızın içine ne kadar girdiğinin göstergesidir.Ülkemizde ahlak, komşuluk ilişkisi, ailevi konular, adalet duygusu gibi birçok konu da yoğun şekilde dini altyapının üzerine oturmaktadır. Böylesine hayatı kuşatmış Dini ve onun kurumlarını görmezden gelmek nasıl adlandırılır acaba. İşi ehline ver sözünün siyasiler için de geçerli olduğunu, hatta onlar için daha fazla geçerli olduğunu düşündürüyor bu basit gerçekler.
Burada şu tespiti de yapmadan geçersek haksızlık yapmış oluruz. Ülkemizde siyasi diye bilinen bir çok insan aslında ya askerdi ya da tüccar, din adamı veya başka bir meslekten insandı. Zaruret onları aynı zamanda siyasi de yaptı. Bu bir gerçek. Ancak bunlardan birkaçı diyebileceğimiz insan siyaseti hakkı ile yaptı. Diğerleri siyasetin ülkedeki getirilerini tattıkları ,yaşadıkları için eski mesleklerine dönemediler diyebilirim. İkinci adam yetiştirme kültürünün olmaması da başarılı insanların yetişmemesi konusunda sıkıntılarımızın devamını sağladı. Osmanlı zamanındaki alternatif olanı tehlike görme anlayışı (o yıllarda istikrar açısından çok yararını gördüğümüz Fatih'in kardeş katlini makul görme fetvası) cumhuriyette de artarak devam etmiş ve kaliteli siyasi insan yetişmesini engellemiştir
Atatürk döneminde dinden uzak durma şöyle dursun dine pozitif anlamda birçok katkı yapılmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, medrese eğitimi yerine ulusal eğitim sisteminin konulması, Kuran'ın Türkçeye çevrilmesi ,Türkçe Ezan, Diyanet teşkilatının kurularak dini hizmetlerin tek elde toplanması gibi birçok yenilik hep Atatürk zamanının katkılarıdır. Devlet yönetimindeki dini ağırlığı makul hale getirmek için hukuk, milli eğitim ve özellikle yazı dilinde latin alfabesine geçiş dini sonuçları olan değişimlerdir. Yüzyılların taassubunu kırmanın başka yolunu bulamayan Atatürk tüm bu alanlarda yeni bir sayfa açmayı denedi ve bunda da büyük oranda başarılı oldu. Korkmadan dini kurumların üzerine gitti. Kendince çözümler üretti. Çoğu haklı gözlemlere dayanan bu değişim icraatları başarılı sonuçlar verdi. Başarı ölçütüm günümüzün modern Türk Devleti ile diğer komşu ülkelerinin karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Batı ülkelerinin önüne geçme gibi bir beklenti sahibi olan insanlar yok değil. Böyle bir sonuca bu kadar kısa bir zamanda ulaşmak dahi çok iş yapıldığının kanıtıdır sanırım.
Atatürk sonrasında, muhalefete düşmenin de etkisiyle din hep uzak durulan ve öyle yapılmaz ise laiklik elden gider havası yaratılan bir kurum oldu. Acaba bu ne kadar doğru idi? Var olan bir şeyi yani dini yok farz etmek, tehlike anındaki deve kuşu ile CHP kadrolarının yapacağı bir iş olsa gerek. Bu tür tepkiler çaresizlik içindeki insanların yapacağı işti. O insanlar da öyle yaptılar. Güçlü insanlar ve kurumlar çözümler üretir ve sorunları o şekilde bertaraf eder. Son zamanların CHP kadroları ise sorunları çözen değil yokmuş gibi yaparak komik duruma düşen pozisyonda göründü hep.
Ayrıca bir takım insanlar rakipleri için dini kullanıyorlar gibi bir suçlamada bulunmaktadırlar. Özellikle başarısızlıkların ardından yapılan bu tür iddialar ve yakıştırmalar hiç hoş olmuyor. Dini kullanma gibi bir tabir çok saçma. Nedenine gelince başarı için yapılan her türlü olumlu çaba takdire şayandır. Yalan, iftira benzeri yollarla yapılan propaganda ise madur olma sebebi asla olamaz. Bir şeyin yalan olduğunu bilmek ve bunu rakibinin yapması insana avantaj verir. Tabii ki o yalanı insanlara anlatmak şartıyla. Dini kullanıyor dediğimiz insanı kendimize rakip sayarsak, bu rakip olsa olsa zayıf rakip olur. Bunun için çalışmak gerekir. Makamı,koltuğu bırakıp insanların ayağına gitmek gerekir.Onların dertlerini dinlemek, yemeğini paylaşmak ve eşit insanlar olduğumuzu, hizmet için her zaman yanlarında olduğumuzu anlatmamız gerekir. Gönül bağı kurulduğunda bu bağı ancak ölümün ayırdığını gözlediğim Anadolu insanını yeniden keşfetmek ve Atatürk'ün bol bol yaptığı gibi yurt gezileriyle sorunu yerinde görmek ilk yapılması gereken iştir. Tüm bunlar zahmetli işlerdir ve zordur bazı insanlar için. Biz tembel olunca da, rakip meydanı boş bulur ve yalan da söyler yanlış ta. Kızmaya da hakkımız yoktur. Kızılması gereken bizizdir. Kızacak olan asla parti yönetimi ve teşkilatlar değildir.
Yönetimde şu an için olması mümkün gözükmeyen CHP kadroları peki ne yapabilir. CHP kadrolarının laiklik hassasiyetleri dini yanlarının körelmesini sağlamış gözüküyor. Dini vecibelerin uygulanması sıfır düzeyine inmiş kadrolarla iş yapmak ve çözüm üretmek mümkün değildir. Dini hususlara rakibin gözü ile bakmak ayrı, tamamen konudan kendini soyutlamak ayrı şeyler.Din yaşanarak insanlara mesaj verilebilecek bir alandır. Atamızın dini alanda yapmayı başaramadığı konu bu kısımda ortaya çıkmaktadır. Latin harfler konusunda yaptığı öğretmenlik görevini ne yazık ki din konusunda yapamamıştır. Onun uygulamalı pozitif din yorumları topluma çok şey katardı diye düşünüyorum. Ayrıca en az bunun kadar önemli olanı CHP kadrolarının dine bakışı bu kadar sıfır düzeyde olmazdı.
Her işte olduğu gibi din konusunda da yaşayarak, hissederek çözümler üretebiliriz. Suya sabuna dokunmadan nasıl banyo yapmak mümkün değilse dini kurumlardan uzak kalarak da bu işler yapılamaz.Dini yaşamak gerekir. Aynısını yılladır diğer partiler yapıyor denecektir ve doğrudur. Ben din konusunda Anadolu'nun yarattığı Yunus Emre'nin gözüyle bakılan dini yaşamak ve anlatmak olarak bakıyorum konuya. Onların Din yorumu sağlıklı olsa idi tüm bunları anlatmanın bir anlamı olmazdı. Yanlış yapan varsa daha iyisini ya sen yapacaksın yada şikayet etme durumunda olmayacaksın. Dırdırcı olmak yıllarca yapılan tek şey oldu. Hep akıl verildi ve üstten bakıldı. Bu bakış açısı artık geçerli değil. Rakibinin olduğu her yerde olacaksın.O yalanı ve yanlışı söylediğinde nefesini ensesinde hissedecek. Yunus'un diliyle konuşacaksın. Atatürk azmi ile çalışacaksın. Tüm bunlar zaman da alacak. Hepsinden önemlisi yaptığın işe inanan kadrolarla çalışacaksın. İhale kapma peşindeki siyasetçi kadroları mükemmel bir fikri dahi bir hiç seviyesine çok kolay indirebilir. Konuyu önce kafada çözüp sonra maça çıkacak ve başarana kadar mücadeleye devam edeceksin.
Tüm yukarıda anlattığım şeylere ek olsun diye J.Schumpeter Kapitalizm,Sosyalizm ve Demokrasi kitabından bir alıntı yaparak dinin önemini vurgulamak istiyorum. Schumpeter Karl Marx'ın başarısının sırrını bilimsel başarısından ziyade dini figürleri sisteminin içine başarı ile monte etmesine bağlıyor.Aşağıdaki alıntı konuya vermiş olduğum önemi daha net anlaya yardımcı olur kanaatindeyim.
" Mürşit Marx
Bu bölüme başlık olarak dini bir terimi seçmemiz, kat'iyen bir dikkatsizlik eseri değildir. Ortada yakın bir benzeyiş vardır. Önemli bir görünüşü ile marksizm bir dindir.Kendisine inananlara ilk planda, hayata anlam veren ve olayları, gelişmeleri değerlendirmek için kesin kriter basamakları kuran bir sistemi sunar. Bunun ötesinde, ikinci planda ise marksizm, bir kurtuluş yolunu, kötülüğü ortaya koyan gerçeği insanlığa ya da insanlığın seçilmiş bir bölümüne göstermekte,öncülük etmektedir.Daha açık bir deyişle, marksist sosyalizm, cenneti yeryüzünde vadeden dinler grubunda yer alır.....
Marksizmin dini karakteriyle ilgili olarak ortaya konulabilecek diğer önemli bir nokta da, bu dini karakterin marksizmin başarısını açıklayabilmesidir. Tamamen bilimsel bir başarı, Marx'ınkinden daha mükemmel olsa bile, tarihsel anlamda bir ölümsüzlüğe ulaşılmasını sağlayamaz. "
20 Temmuz 2012 Cuma
CHP'nin İktidar Olamama Sebepleri 1
LİDERİN ÖNEMİ
Dünyada geçerli,başat özellikleri olan iki konu ( liderin bir parti için önemi ve din )uzun zamandır CHP'de önemsenmiyor,belki de öneminin farkında değiller. Lider ve Dinin hem ülkemiz hem de partimiz için çok önemli iki etken olduğunu basit birkaç gözlemle her insan rahatça gözleyebilir. Bu iki etkenin CHP tarafından gözardı edilmesinin türlü sebepleri var. Birkaçını ben rahatça söyleyebilirim. Daha fazla etkeni ise parti konusunda daha fazla bilgisi olan kişiler ortaya koyabilir. Partideki yanlış demokrasi anlayışı, örgüt yapısının görev alanların tamamen menfaat beklentisi ile hareket etmeleri , bölgecilik anlayışının partide aşırı güçlü olması gibi olumsuzluklar benim sayabildiğim, basit gözleme dayalı tespitler. Ancak partinin başarısızlığının asıl nedeni olarak yaptığım basit gözlemlerdeki etkenlerin değilde lider ve din konusundaki partinin silik görüntüsünün etkili olduğu kanaatindeyim.
Türkler için liderin ne kadar önemli olduğunu, uzun uzun anlatmaya gerek yoktur diye düşünüyorum. Atatürk dönemi CHP'si ile Menderes'in Demokrat Partisi liderin önemini vurgulamaya yeter. Aynı şekilde Özal ve Tayyib Erdoğan'da lider olarak topluma mesajlar vermiş ve belli başarılar elde etmiş insanlardır. Bülent Ecevit'i başarılı bulanlar vardır. Ben başarılı olarak göreceğim yanlarının olduğunu düşünsem de liderlik vasıflarını taşımadığı kanaatindeyim. Başarısını ağırlıklı olarak iki olaya bağladığım (Kıbrıs Savaşı ve Öcalan'ın ülkeye getirilişi ) Ecevit bir çok konuda başarısız kalmış ve liderlikte, istikrar ve tüm ülkenin önderi olma özelliğini koruyamamış bir insandır.Oy oranını pek çok sebebin de etkisi ile eritmiş ve küçük bir partinin lideri konumuna adeta kendisini hapsetmiştir.
Lider bulma kısmındaki kısırlığın başlıca sebebi örgütün genel başkana aşırı bağımlı olmasıdır. Yeni lider adayının bu kısır döngüyü kırması ve partinin başına geçmesi neredeyse imkansız hale gelmiştir. CHP' nin halkından kopması partiyi küçültmüş, başarısız liderler bu küçülmenin sebebi olarak hiç bir zaman kendini görmemişlerdir. Yüzyıllardır ulusumuz hanedan şeklinde yönetilmiş olmasının olumsuz yanını günümüzdeki demokratik sisteme çok iyi uygulamışlar ve hanedan kafasıyla demokratik sistemi işletmeye çalışmışlardır. Geçmişin hanedan yönetimini kötülemek hiç bir zaman aklımdan geçmez. O yılların doğrusunu bu dönemin doğrusu ile bu kadar kötü sentez yapmak başarısızlığı getirmiştir. Sistem başarısız lideri elemenin yolunu açamamıştır.Elit kadro diye anılan insanların aslında tembel kadro olduğu yıllarca fark edilememiştir. Bu insanlar özel bir şirket yöneticisi mantığı ile bağlı olduğu kuruma hizmet eden değil, bir kamu şirketi yöneticisi mantığıyla kurumunun tüm imkanlarını kullanan bir aristokrat konumuna yükselmiştir. Bu imkanlardan ayrılmak tabii ki insana hayli zor geleceğinden hiç kimse bu makamları bırakmak istememiştir.
Partinin küçülmesini sosyal demokrat yöne kayış, alevi insanların partide yoğun olarak toplanması ve geçmişte yaşanmış baskı imajı gibi etkenler sağlamıştır. İşçi nüfusunun yetersiz olduğu bir ülkede geniş halk kitlelerini ihmal edip sol imaj çizmek ilk başta bir umut yaratmışsa da uzun vadede pek yararlı olmamıştır. Sendikalı işçiler işçi ekseninde değil de siyasi kimlikleri doğrultusunda oy vermişlerdir. Yaratılan sağ-sol kamplaşmasında din figürü diğer partiler tarafından çok iyi kullanılmış ve alevi'lerin CHP yi tercihleri partiyi bu bağlamda oy kaybına uğratmıştır. Lider bu durumda tüm bu sorunlara çözüm üreten kişidir. Ne sosyal demokrasi zararlıdır, ne de alevi yurttaşlarımız kötü insanlardır. Ben bunları vurgularken rakip partilerin avantaj olarak kullandığı bu tespitleri gerçek olduğundan ziyade günümüzde dahi çözülememiş sorunlar olduğundan vurgulamak istiyorum.
Avrupa kültürüne aşırı bağımlılık her başımız sıkıştığında çözümü batıda aramaya itmiş bizleri. Bu Osmanlıdan gelen bir alışkanlık. Onlardan bir çok şey aldık ve yararlandık bu aldığımız şeylerden. Atatürk döneminde alınan şeyler önce yöneticiler tarafından uygulanır ve halka bu şekilde telkinlerde bulunulurdu. Bu uygulamalarda baskı hiç olmadı demek tabii ki imkansız. Ancak şekli unsurların din adı altında toplumu kargaşaya sürüklemesine asla izin verilmemiştir. O geçiş döneminde dahi demokrasi alt yapısı kurulmaya çalışılmış ve demokratik sistemin önemi sürekli vurgulanmıştır. Son dönemlerdeki sosyal demokrat CHP ifade si ile uygulamadaki parti yapısı arasında tam bir tezat bulunmaktadır. Demokrasi adı altında yapılanlar tamamen tiyatro oyununu hatırlatmaktadır. Nedeni ise içinde halk olmadan oynanan, halk konulu bir piyes sergilenmektedir çünkü.
Lider ve bu bağlamda önemini vurguladığım demokratik sistem ülkemiz için çok önemli. İkisini birbirinden ayırt etmememin sebebi başarısız liderlere karşı sigorta görevini demokratik sistemin sağlayacak olmasıdır. Burada üzerinde durulması gereken şudur. Yıllaca CHP de olduğu gibi güçsüz liderlerle bir yere varmak isteği midir amaç, yoksa güçlü ve hedefleri olan bir liderle oluşturulacak amaca ulaşmak mıdır hedeflenen.Yıllarca partimiz bu ikilem içerisinde sürekli güçsüz yönetimi tercih etti. Bunun farklı sebepleri olabilir. Örneğin rakip duruş gösteren kişinin rakipleri tasfiye etme ihtimali bizim toplumuzda her zaman gündemde olan bir tehlikedir. Gelenin gitme alışkanlığının olmayışı, en azından rakibim de zayıf olsun ben de partim de zayıf olsun psikolojisini doğurmuş olabilir dersem CHP deki hizipçiliği bir miktar anlatmış olurum.
Güçsüz liderler baskıcı olmak zorunda kalıyor ve açıklarını çalışarak değil de antidemokratik yollar kapatıyorlar.İlk başta tepki alsa da zaman topluma ve insanlara her şeyi unutturabiliyor. Bunu bilen yöneticilerimiz, batılı bir siyasetçi için siyaseti bırakma sebebi olan bir hata veya başarısızlıkta , bizim siyasetçimiz çok soğukkanlı kalabiliyor ve olanı kendisi için basit bir hata olarak algılayabiliyor. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi başarılı lider için yapılması gerekenler basit. Sorumluluk ve verilen sorumluluğun karşılığında başarı beklentisi. Yapamayan veya başaramayan gider mantığı şu an için ihtiyacımız olan liderlik vasfıdır. Siyasi örgütleniş şemamızı bu şekilde kurar isek başarı sürekli gelir diyemem ama en azından sürekli başarısızlıklara mahkum kalmayız.
Konuları birkaç etkene indirgemek hatalı sonuçlar verebilir.Ancak başarmak için ortaya çıkan insan başarısızlıkta ne yapacağını bilmelidir. Ancak ondan önce yeterli gücü ona vermekte vatandaş olarak ve halk olarak bizlerin üzerine düşen görevdir. Özellikle CHP için tüm örgütü güncellemek , eğitmek ve halkın içinden ayrılmaması için yapılması gereken ne varsa onları hayata geçirmeli diye düşünüyorum.Ticaretten tutunda her alanda uygulanan başaran kalır başaramayan gider mantığına ne zaman ulaşırız bilmem. Ancak bizlere fabrika kültürü veya işçi kültürü egemen olmadıkça bataklıklar sürekli var olacak ve sivrisinekler sürekli çoğalacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)