25 Ağustos 2012 Cumartesi

Diyanet Teşkilatı Toplumu Ne Oranda Kucaklıyor?


              Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte kurulan Diyanet İşleri Teşkilatı Cumhuriyet'in ülkemize getirdiği yenilikleri kabul edememesinin izlerini taşımaktadır. Bu geçmiş yıllar için normal bir tepki idi. Yüzyılların kalıplaşmış din yapısını değiştirmek doğal olarak tepki çekecekti. Ancak aradan uzun yıllar geçti. Hala din konusuna çatışmacı bakış açısı ile bakılmaktadır, ancak bu bitmelidir.Ayrıca mevcut iktidar ve bundan önceki siyasiler dini yapının üzerindeki şoku atması için gereken her şeyi de yaptılar. Hatta biraz da fazlasını bile yaptılar denebilir. Ancak yeni düzene uyum sağlayamayan dini yapımız (yüzyılların dini siyasilerin gölgesinde bırakma alışkanlığını) tek taraflı bakış açısının yerine getirilmek istenen demokratik yapıyı (siyasi anlamda çoğulculuk)  anlamak istememekte(ya da anlayamamakta) ve topluma çoğulcu gözle bakamamaktadır. Siyasi iktidarla uyumlu olma mantığının her zaman doğru sonuç vermediğini artık kabul etmeliyiz. Siyaset üstü çözümün tek doğru yol olduğunu kabul etmeli ve işin kolayını değil zor ve doğru olanı tercih etmeliyiz. Bu konuda Diyanet Teşkilatının demokratik bir yapısı olduğu vurgulanabilir. Ben mevcut kadroların ne oranda toplumla bütünleştiğine bakarak sorunun varlığı ya da yokluğu konusunu vurgu yapıyorum. Tek doğru ve tek dini kimlik mevcut dünyada olmadığına göre Diyanet Teşkilatının tekli çözüm önerisi mantıklı değil.

               Ülkemizde siyaset ve din ikilemi acilen çözümlenip sağlıklı bir yapıya kavuşmalıdır. Her iki kuruma da sayısız yararı olacaktır bu çözümün. Ancak yetersiz insanların istemeyeceği (her iki kurum insanı için) bu çözüm şu an için biraz hayal gibi duruyor. Bunun böyle olması sorunu saptamamızı engellemez elbet. Siyasi oy  ihtiyacını dini kimliğini kullanarak kolayca gidermektedir. Din adamı ise yıllarca siyasilerle içli dışlı olmuş, bu yüzden siyasetten kopuk bir dini hayal dahi edemez duruma gelmiştir. Demokrasi kültürünün olmadığı dönemlerde devlet ve dini örgütlenme iç içe geçmiş konumda idi. Devlet ve din adına yarar ve zararlarının olduğu bu iç içe yapı o yıllar için makul kabul edilebilir. Günümüzde iktidarın kimde (siyasi parti çeşitliliği açısından) olduğu sabit olmadığından din ve siyaseti birbirinden ayırmak şart olmuştur. Dinin taraf olacağı siyaset halkı böler ve bu işten din kurumu zararlı çıkar.

                Din siyaset üstü bir kurumdur. Din adamlarımız taraf konumunu acilen çözmelidir. Din görevlisi (her mevkideki) hayatın içindeki her kurum ile içli dışlı olmak zorundadır. Siyasilerin tamamı ile (talep olup olmamasına bakılmaksızın) din adamı hiç bir ayrım yapmadan iç içe olmalıdır. Ayrıca her türlü sivil toplum örgütü de bir din adamı için bağlantı içinde bulunulması gereken yerlerdir. Özellikle üniversiteler ihmale gelmeyecek kurumlardır. Haftanın bir kaç günü din adamlarımızın sohbet amaçlı, bilgilendirme amaçlı, kaliteli insan yetişmesine katkı amaçlı  ziyaretler yapmaları mükemmel olur diye düşünüyorum. Anlatılmak istenen tabii ki şu değil. Bu kurumlara gidilerek şekli ibadet sınırları içinde din hizmeti verilmesi değil anlatılmak istenen, bu zaten yapılan şeyler olduğundan mevcut yapıyı tekrardan ibaret kalacaktır. Ben işin ahlaki ve felsefi yapısının güçlendirilmesi kısmının önemine vurgu yapmaktayım.

                Ayrıca din görevlisi hizmet verdiği mekana (örneğin camiye) sıkı sıkıya bağlı kalmakta ve hayattan kopuk yaşamaktadır. İnsanları zamanlarının çoğunu geçirdiği yerlerde ziyaret etmek, oralarda da halkın hizmetinde olmak, sohbetler yapmak, insanların ahlaki yönünü güçlü tutacak telkinlerde bulunmak din adamlarımızın cami içindeki görevleri kadar önemlidir. Din adamı hizmet için her mekanın önemini kavramalı, cami dışında kendini deplasmanda görmemelidir. Kahvehane, çay ocağı, kütüphane benzeri yerlere gitmek ya da en yakın eğitim kurumundaki öğretmenler ile dostluk kuran kaç din görevlimizin aklına gelmiştir? Sayısının sınırlı olduğunu yaşadığımız bölgelerdeki gözlemlerimizden görebiliyoruz. Hatta ben böyle yaşayan bir din adamını hiç görmedim ve duymadım. Din adamlarımız toplum adamı olamamaktadır. Hocalarımız cami içine kendilerini hapsederek hep ev sahibi konumunda olmanın avantajını kullanmak istemektedirler.

                 Din hizmeti özverili insan ister. Yunus Emre örneğinde olduğu gibi güçlü bir felsefi derinlik ister. Mevlana örneğinde olduğu gibi her insana eşit mesafede durmayı bilen insanın varlığını şart koşar. Menfaati dışlayan, hizmeti ise birinci ilke konumuna sokan karakterli insan din adamıdır. Ülkemizdeki devlet memuru konumundaki, siyasi kılıklı, din adamı adını hak etmeyen bir sürü çalışan mevcuttur. Bu her meslek için geçerli bir sıkıntıdır. Öğretmenlerimiz, bürokratlarımız, hakim ve savcılarımız gibi birçok meslek mensupları için kadrolar aynı şekilde yetersiz insanlarca doldurulmuş konumdadır. Bu sorunu yetersiz kadrolarla çözmeye çalışmak biraz boşa kürek çekmeye benzemekte. Yine de sorunu tespit etmenin çözümün bir parçası olduğunu düşünelim. Gerisi biraz daha kolay gelir.

                  Din insanlığın geneli için olmazsa olmaz konumdadır. Bu ihtiyaç en yetkin kadrolarca giderilirse sonuç mükemmel olur. Hiç bir ön yargı olmadan din kurumuna sahip çıkalım ve toplumun ve insanlarımızın birliğini din harcıyla, sevgi temelinde bütünleştirelim.

                  Dini, bölünmenin değil birliğin temeli yapan din adamlarının çoğalması dileğiyle.

                  Sözü Yunus Emre ile bağlamak sanırım en kolayı.Yaratanı cenneti için sevenlerden değil de,  ulaşılması gereken gerçek aşk olarak görenlerden olmak dileğiyle. Karınca misali hedef  büyük. O uğurda yürüyen karınca olmak dileğiyle.....
                 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder