26 Temmuz 2012 Perşembe

Deniz Gezmiş Efsanesine Farklı Bir Bakış







               Deniz Gezmiş: Ayakları Yere Basmayan Halk Kahramanı



          Ayakları yere basmayan halk kahramanı tabiri bilinçli olarak birleştirilen iki unsurdan oluşmaktadır. Kanımca hem ayaklarının yere basmamasının (fikirsel bazda) hem de halk kahramanı oluşunun birçok kanıtı var diye düşünüyorum.19 Yüzyıl ve öncesinin kahramanlık figürlerinin çoğunu taşıyan Deniz ve arkadaşları 20.yy. ve sonrasında kahramanlık normlarının tamamen farklılaşması ve aklın fiziki gücü alt etmesinin çelişkisini yaşadılar. Bu yazı da tüm bunları anlatmak için yazılıyor aslında.          
     Deniz Gezmiş  gerçeğini  günümüz verileriyle tahlil ettiğimizde” Deniz’in ülkemize katkısı ne oldu ve onu unutulmaz yapan, sol denince akla gelen üç beş kişiden biri olmasını sağlayan ne ya da neler idi?” sorusu sorulması gereken bir sorudur. Soranlar olmuştur da. Aynı soruyu bir de ben kendime sorup bir yanıt ararsam bakalım ne kadar sağlıklı analiz yapabilmiş olacağım?
           Günümüz gerçekleri ile yapılan tahlil onun adına çok fazla pozitif sonuçlar çıkartmayacaktır. Ancak amaç  onu yargılayıp kötülemek olmadığından bu sakınca mazur görülebilir diye düşünüyorum. Yapılan mücadelenin ne için yapıldığı ve varılmak istenen sonuçların ne oranda gerçekleşip gerçekleşmediği   sorusunu  soracak olmamızdaki amaç onu ne kötülemek  ne de  yargılamak içindir.  Yapılan işin hasadını yaparak değdi mi değmedi  mi  ya da nerelerde yanlış yapıldı(bu kişiye ve bakış açısına göre farklı sonuçlar verecek bir soru olsa da) sonuçlarına ulaşmaktır asıl amaç.
          Deniz Gezmiş mücadeleyi çok basite indirgemiştir. Yapılacak bir devrim ile istenen sonuca büyük oranda ulaşılabileceği kanaati taşıyan bir bakış açısına sahiptir. Yönetimin kimde olduğu sorusu onun için çok önemlidir ve iktidar ele geçirilir  ise mücadelenin en önemli kısmı tamamlanacaktır. Amaç iktidarı bir şekilde ele geçirmektir. Bu basit mantık hesabı çok karmaşık bir dünyayı açıklamaya yetmedi. İyi niyeti  ve hayatını  ortaya konarak yaptığı mücadelede bir şeyler eksikti.
          Devrimci mücadelenin (gönüllü olarak) fikir kısmında değil de  silahlı olan yanına yatkın bir karakteri  vardı. Bu yanı ise onun acı sonunu hazırladı. Davasına çok inanmıştı. Güçsüzün yanında, ezenlerin  karşısında olmayı  ilke edinmişti. Davadan geri dönüş seçeneğini  seçeneklerin arasına koymamıştı. Ve en önemlisi sıradan bir katil olma yanılgısına hiç düşmedi. Dava onun için getirisi olan bir şey olmadı hiçbir zaman. Sürekli kendinden verdi.  Canını dahi davasından esirgemedi.
           Tüm bu anlatılanlar onu ölümsüz yaptı. O davasını ve insanları karşılıksız sevmişti. Sevenleri de bu karşılıksız sevgiyi karşılıksız bırakmayarak onu ölümsüz yaptılar. Bu yüzden de onun için yanlış yaptı mı sorusu çok fazla sorulmadı.  Halk kendi isyanını onunla ifade etti. Yapamadıklarını destansı şekilde ona yaptırdı ve halkın sesi olmayı yıllarca sürdürdü. Onun yapmak istediği ile(devrim) halkın onda gördüğü (halk kahramanı)aslında birebir örtüşmese de o artık bir halk kahramanıydı. Adı dilden dile dolaşır olmuştu. Umut olmuştu. Ancak umut ve umutlar  bir çok sebepten uzun ömürlü olmadı.
          O bir halk delikanlısı olarak haksızlığa tepki vermişti. Onlar adına hapse düşüp onlar adına asılmıştı. Bu ona empoze edilmemişti. Ayrıca kendisi de mağdur olan bir aileden değildi. Olanları yok saysa, görmezden gelse mutlu da bir hayatı çok rahat olabilirdi. O zor olanı seçti. Asıldı ancak ölümsüz olmayı başardı.
         İşin diğer yanına gelince halk için tek yapılabilecek olanı mı yaptı?  sorusu asıl sorulması gereken sorudur sanırım. Başka ne ya da neler yapılabilirdi?
         İnsanı kurtarma ile toplumu kurtarma iki farklı şeyi anlatan, tamamen birbirine zıt iki durumdur. İnsanı kurtarmak anlık bir refleks ile yapılabilir şeyleri çağrıştırırken(yangın, sel, deprem, kavga, maddi sıkıntı vb. durumlarda yapılacak şeyler), toplumsal kurtuluş uzun uğraşları gerektiren karmaşık bir emeği  gerektirir. Oldukça zor, fikri altyapı gerektiren, yetişmiş insan ihtiyacı olan böyle bir mücadele doğal olarak silahla değil ancak beyinle ve özveri ile yapılabilir. Mağdur olan bir insanın (trafik kazası geçiren bir insanı hastaneye götürmek ya da paraya ihtiyacı olana maddi yardım yapmak gibi) mağduriyeti  bireysel bir çabayla kolayca çözülebilmesine karşın toplumsal sorunlara çözüm bu kadar kolay üretilememektedir.  İşsizlik, toplumsal adalet gibi sorunları çözmek çok bilinmeyenli bir denklemi çözmek gibi zordur. Bilgi, birikim, zaman ve uğraş ister.
          Deniz ve arkadaşları işi hafife alıp bu ikilemi göremediler diye düşünüyorum.   Bu hususta şöyle bir yanıtla karşılaşacağım kanısındayım.  Deniz ve arkadaşları devrim yapıldıktan sonra tüm bu anlatılan eksikliklerin daha kolay çözüleceğine inanıyorlardı, denebilir. Sovyetler Birliğinde olduğu gibi sanayi, eğitim, adalet benzeri tüm kurumlarda devrimci dönüşüm sağlanabilir hatta hatta çok hızlı başarılabilir diye  söylenebilir.  Buna şöyle bir yanıt vermek isterim. Silahla bir başarı elde etmeye  alışan insan (silahlı devrim ile fikri devrim zıtlığı )  her sıkıştığı yerde silahın sorunları çözmedeki  marifetini  kullanmak ister. Her insan ya da gurup uzman olduğu alanda daha rahat çözümler üretir. Silahlı devrimi çözüm gören sistem de ağırlıklı olarak sistemini baskı üzerine kuracaktır. Sovyetler Birliğinde de aynen bu şekilde olmuştur. Muhalif olanın bu tür sistemlerde yaşama şansı yok denecek kadar azdır.
        Yetişmemiş kadro kendini sürekli eğitime tabi  tutarak kendini yeniler demek ne kadar gerçekçidir. O tip insanlar başarının zaman alıcı bir iş olduğunu değil de başarısızlığın  iyi yönetilmemekten kaynaklanan bir sorun olduğunu  düşünen insanlardır. Tabii ki kendilerine aşırı hayranlıkları vardır ve gaza gelmeğe uygun insanlardır. İlk başta tamamen iyi niyetle başlayan bir çaba kısa zamanda despot bir yönetime dönüşür. Bu dakikadan sonra amaç kurulan sistemin korunmasıdır. Bu da fikirle değil en iyi bilinen yolla olacaktır tabii ki. Şu ana kadar ki örneklerin tamamı bu yönde sonuçlar vermiştir.
      Aşağıya yapacağım iki alıntı Deniz Gezmişin de( yukarıda anlatmaya çalıştığım) kolaycı yola kayanlardan olduğunu gösterir niteliktedir. Ancak bizler Deniz’in eline gücü geçirip baskıcı yanını görmüş değiliz. Eline böyle bir güç geçse idi o da aynen bu yönde kullanırdı demek de ne kadar doğru olur bilmem. Benim burada vurgulamak istediğim kolay çözümlerin aslında çözüm olmadığı ve yeni sorunları beraberinde getirdiğidir.
       Benim saatlerce konuşarak anlatamadığımı Goethe ne kadar güzel anlatmış. “Hangi yönetim mi en iyidir? Kendimizi yönetmeyi bize öğreten.”  İşin özü sanırım güçlü yönetimlerden ziyade güçlü bireyler yetiştirilmesinde. Atalarımızın çocuklarına belli bir yaşa kadar adını koymaması ve çocuğun adını kendisinin hak etmesi  bununla örtüşen bir örnektir. Aynı şekilde akıllı çocuğun var parayı ne yapacaksın deli çocuğun var parayı ne yapacaksın atasözü güçlü insanlar yetiştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.
     Turan Feyizoğlu’nun  Deniz, Bir İsyancının İzleri adlı kitaptan iki kısa alıntı yaparak konuyu kapatmak istiyorum.
“………Deniz’in FKF’liler konusunda şöyle bir tavrı vardı:FKF’lilerle tartışmayın, aşağılık duygusuna kapılırsınız.Adamlar lafazan. Biz onları eylemşe halledeceğiz.” Sf.47
“Toplantılara katılmak Deniz için zaman kaybı anlamına geliyordu. Deniz hiç olmazsa toplantılara gel, alınan kararlara katıl, derdim, Deniz ise Rasih Ağabey (Rasih Nuri İleri) siz kararları alın ben uygularım, derdi.” Sf.100,101


  


















21 Temmuz 2012 Cumartesi

CHP'nin İktidar Olamama Sebepleri 2

                             Dinin Önemini İdrak Edemez Hale Getirilen Parti: CHP


               Osmanlıda olsun veya Atatürk döneminde olsun dinden bu kadar kaçılmamış, araya mesafe konulmamıştı. Laiklik anlayışının Avrupa eksenli algılanışı CHP'yi bir Avrupa partisi haline getirmiş olabilir. Ancak seçmen Türk kaldığı için seçim hezimetleri ard arda gelmeye devam etmiştir.Din Türk halkı için önemlidir. Cennet, Şehit olma, Haram ve Helal , Türbeler,Yatırlar, Dini Bayramlar,Yaşlılara Saygı gibi birçok kültürel unsur dinin hayatımızın içine ne kadar girdiğinin göstergesidir.Ülkemizde ahlak, komşuluk ilişkisi, ailevi konular, adalet duygusu gibi birçok konu da yoğun şekilde dini altyapının üzerine oturmaktadır. Böylesine hayatı kuşatmış Dini ve onun kurumlarını görmezden gelmek nasıl adlandırılır acaba. İşi ehline ver sözünün siyasiler için de geçerli olduğunu, hatta onlar için daha fazla geçerli olduğunu düşündürüyor bu basit gerçekler.

                 Burada şu tespiti de yapmadan geçersek haksızlık yapmış oluruz. Ülkemizde siyasi diye bilinen bir çok insan aslında ya askerdi ya da tüccar, din adamı veya başka bir meslekten insandı. Zaruret onları aynı zamanda siyasi de yaptı. Bu bir gerçek. Ancak bunlardan birkaçı diyebileceğimiz insan siyaseti hakkı ile yaptı. Diğerleri siyasetin ülkedeki getirilerini tattıkları ,yaşadıkları için eski mesleklerine dönemediler diyebilirim. İkinci adam yetiştirme kültürünün olmaması da başarılı insanların yetişmemesi konusunda sıkıntılarımızın devamını sağladı. Osmanlı zamanındaki alternatif olanı tehlike görme anlayışı (o yıllarda istikrar açısından çok yararını gördüğümüz Fatih'in kardeş katlini makul görme fetvası) cumhuriyette de artarak devam etmiş ve kaliteli siyasi insan yetişmesini engellemiştir

               Atatürk döneminde dinden uzak durma şöyle dursun dine pozitif anlamda birçok katkı yapılmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, medrese eğitimi yerine ulusal eğitim sisteminin konulması, Kuran'ın Türkçeye çevrilmesi ,Türkçe Ezan, Diyanet teşkilatının kurularak dini hizmetlerin tek elde toplanması gibi birçok yenilik hep Atatürk zamanının katkılarıdır. Devlet yönetimindeki dini ağırlığı makul hale getirmek için hukuk, milli eğitim ve özellikle yazı dilinde latin alfabesine geçiş dini sonuçları olan değişimlerdir. Yüzyılların taassubunu kırmanın başka yolunu bulamayan Atatürk tüm bu alanlarda yeni bir sayfa açmayı denedi ve bunda da büyük oranda başarılı oldu. Korkmadan dini kurumların üzerine gitti. Kendince çözümler üretti. Çoğu haklı gözlemlere dayanan bu değişim icraatları başarılı sonuçlar verdi. Başarı ölçütüm günümüzün modern Türk Devleti ile diğer komşu ülkelerinin karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Batı ülkelerinin önüne geçme gibi bir beklenti sahibi olan insanlar yok değil. Böyle bir sonuca bu kadar kısa bir zamanda ulaşmak dahi çok iş yapıldığının kanıtıdır sanırım.


             Atatürk sonrasında, muhalefete düşmenin de etkisiyle din hep uzak durulan ve öyle yapılmaz ise laiklik elden gider havası yaratılan bir kurum oldu. Acaba bu ne kadar doğru idi? Var olan bir şeyi yani dini yok farz etmek, tehlike anındaki deve kuşu ile CHP kadrolarının yapacağı bir iş olsa gerek. Bu tür tepkiler çaresizlik  içindeki insanların yapacağı işti. O insanlar da öyle yaptılar. Güçlü insanlar ve kurumlar çözümler üretir ve sorunları o şekilde bertaraf eder. Son zamanların CHP kadroları ise sorunları çözen değil yokmuş gibi yaparak komik duruma düşen pozisyonda göründü hep.


           Ayrıca bir takım insanlar rakipleri için dini kullanıyorlar gibi bir suçlamada bulunmaktadırlar. Özellikle başarısızlıkların ardından yapılan bu tür iddialar ve yakıştırmalar hiç hoş olmuyor. Dini kullanma gibi bir tabir  çok saçma. Nedenine gelince başarı için yapılan her türlü olumlu çaba takdire şayandır. Yalan, iftira benzeri yollarla yapılan propaganda ise madur  olma sebebi asla olamaz. Bir şeyin yalan olduğunu bilmek ve bunu rakibinin yapması insana avantaj verir. Tabii ki o yalanı insanlara anlatmak şartıyla. Dini kullanıyor dediğimiz insanı kendimize rakip sayarsak, bu rakip olsa olsa zayıf rakip olur. Bunun için çalışmak  gerekir. Makamı,koltuğu bırakıp insanların ayağına gitmek gerekir.Onların dertlerini dinlemek, yemeğini paylaşmak ve eşit insanlar olduğumuzu, hizmet için her zaman yanlarında olduğumuzu anlatmamız gerekir. Gönül bağı kurulduğunda bu bağı ancak ölümün  ayırdığını gözlediğim Anadolu insanını yeniden keşfetmek ve Atatürk'ün bol bol yaptığı gibi yurt gezileriyle sorunu yerinde görmek ilk yapılması gereken iştir. Tüm bunlar zahmetli işlerdir ve zordur bazı insanlar için. Biz tembel olunca da, rakip meydanı boş bulur ve yalan da söyler yanlış ta. Kızmaya da hakkımız yoktur. Kızılması gereken bizizdir. Kızacak olan asla parti yönetimi ve teşkilatlar değildir.


            Yönetimde şu an için olması mümkün gözükmeyen CHP kadroları peki ne yapabilir. CHP kadrolarının laiklik hassasiyetleri dini yanlarının körelmesini sağlamış gözüküyor. Dini vecibelerin uygulanması sıfır düzeyine inmiş kadrolarla iş yapmak ve çözüm üretmek mümkün değildir. Dini hususlara rakibin gözü ile bakmak ayrı, tamamen konudan kendini soyutlamak ayrı şeyler.Din yaşanarak insanlara mesaj verilebilecek bir alandır. Atamızın dini alanda yapmayı başaramadığı konu bu kısımda ortaya çıkmaktadır. Latin harfler konusunda yaptığı öğretmenlik görevini ne yazık ki din konusunda yapamamıştır. Onun uygulamalı pozitif din yorumları topluma çok şey katardı diye düşünüyorum. Ayrıca en az bunun kadar önemli olanı CHP kadrolarının dine bakışı bu kadar sıfır düzeyde olmazdı.


              Her işte olduğu gibi din konusunda da yaşayarak, hissederek çözümler üretebiliriz. Suya sabuna dokunmadan nasıl banyo yapmak mümkün değilse dini kurumlardan uzak kalarak da bu işler yapılamaz.Dini yaşamak gerekir. Aynısını yılladır diğer partiler yapıyor denecektir ve doğrudur. Ben din konusunda Anadolu'nun yarattığı Yunus Emre'nin gözüyle bakılan dini  yaşamak ve anlatmak olarak bakıyorum konuya. Onların Din yorumu sağlıklı olsa idi tüm bunları anlatmanın bir anlamı olmazdı. Yanlış yapan varsa daha iyisini ya sen yapacaksın yada şikayet etme durumunda olmayacaksın. Dırdırcı olmak yıllarca yapılan tek şey oldu. Hep akıl verildi ve üstten bakıldı. Bu bakış açısı artık geçerli değil. Rakibinin olduğu her yerde olacaksın.O yalanı ve yanlışı söylediğinde nefesini ensesinde hissedecek. Yunus'un diliyle konuşacaksın. Atatürk azmi ile çalışacaksın. Tüm bunlar zaman da alacak. Hepsinden önemlisi yaptığın işe inanan kadrolarla çalışacaksın. İhale kapma peşindeki siyasetçi kadroları mükemmel bir fikri dahi bir hiç seviyesine çok kolay indirebilir. Konuyu önce kafada çözüp sonra maça çıkacak ve başarana kadar mücadeleye devam edeceksin. 


            Tüm yukarıda anlattığım şeylere ek olsun diye J.Schumpeter  Kapitalizm,Sosyalizm ve Demokrasi kitabından  bir alıntı yaparak dinin önemini vurgulamak istiyorum. Schumpeter  Karl Marx'ın başarısının sırrını bilimsel başarısından ziyade dini figürleri sisteminin içine başarı ile monte etmesine bağlıyor.Aşağıdaki alıntı konuya vermiş olduğum önemi daha net anlaya yardımcı olur kanaatindeyim. 


          " Mürşit Marx
  Bu bölüme başlık olarak dini bir terimi seçmemiz, kat'iyen bir dikkatsizlik eseri değildir. Ortada yakın bir benzeyiş vardır. Önemli bir görünüşü ile marksizm bir dindir.Kendisine inananlara ilk planda, hayata anlam veren ve olayları, gelişmeleri değerlendirmek için kesin kriter basamakları kuran bir sistemi sunar. Bunun ötesinde, ikinci planda ise marksizm, bir kurtuluş yolunu, kötülüğü ortaya koyan gerçeği insanlığa ya da insanlığın seçilmiş bir bölümüne göstermekte,öncülük etmektedir.Daha açık bir deyişle, marksist sosyalizm, cenneti yeryüzünde vadeden dinler grubunda yer alır.....
    Marksizmin dini karakteriyle ilgili olarak ortaya konulabilecek diğer önemli bir nokta da, bu dini karakterin marksizmin başarısını açıklayabilmesidir. Tamamen bilimsel bir başarı, Marx'ınkinden daha mükemmel olsa bile, tarihsel anlamda bir ölümsüzlüğe ulaşılmasını sağlayamaz. "













  

20 Temmuz 2012 Cuma

CHP'nin İktidar Olamama Sebepleri 1



                                                LİDERİN ÖNEMİ


                Dünyada geçerli,başat özellikleri olan iki konu  ( liderin bir parti için önemi ve din )uzun zamandır CHP'de önemsenmiyor,belki de öneminin farkında değiller. Lider ve Dinin hem ülkemiz  hem de partimiz için çok önemli iki etken olduğunu basit birkaç gözlemle her insan rahatça gözleyebilir. Bu iki etkenin CHP tarafından gözardı edilmesinin türlü sebepleri var. Birkaçını ben rahatça söyleyebilirim. Daha fazla etkeni ise parti konusunda daha fazla bilgisi olan kişiler ortaya koyabilir. Partideki yanlış demokrasi anlayışı, örgüt yapısının görev alanların tamamen menfaat beklentisi ile hareket etmeleri , bölgecilik anlayışının partide aşırı güçlü olması gibi olumsuzluklar benim sayabildiğim, basit gözleme dayalı tespitler. Ancak partinin başarısızlığının asıl nedeni olarak yaptığım basit gözlemlerdeki etkenlerin değilde lider ve din konusundaki partinin silik görüntüsünün etkili olduğu kanaatindeyim.

                Türkler için liderin ne kadar önemli olduğunu, uzun uzun anlatmaya gerek yoktur diye düşünüyorum. Atatürk dönemi CHP'si ile Menderes'in Demokrat Partisi liderin önemini vurgulamaya yeter. Aynı şekilde Özal ve Tayyib Erdoğan'da lider olarak topluma mesajlar vermiş ve belli başarılar elde etmiş insanlardır. Bülent Ecevit'i başarılı bulanlar vardır. Ben başarılı olarak göreceğim yanlarının olduğunu düşünsem de liderlik vasıflarını taşımadığı kanaatindeyim. Başarısını ağırlıklı olarak iki olaya bağladığım (Kıbrıs Savaşı ve Öcalan'ın ülkeye getirilişi ) Ecevit bir çok konuda başarısız kalmış ve liderlikte, istikrar ve tüm ülkenin önderi olma özelliğini koruyamamış bir insandır.Oy oranını pek çok sebebin de etkisi ile eritmiş ve küçük bir partinin lideri konumuna adeta kendisini hapsetmiştir.

                  Lider bulma kısmındaki kısırlığın başlıca sebebi örgütün genel başkana aşırı bağımlı olmasıdır.  Yeni lider adayının  bu kısır döngüyü kırması ve partinin başına geçmesi neredeyse imkansız hale gelmiştir. CHP' nin halkından kopması partiyi küçültmüş, başarısız liderler bu küçülmenin sebebi olarak hiç bir zaman kendini görmemişlerdir. Yüzyıllardır ulusumuz hanedan şeklinde yönetilmiş olmasının olumsuz yanını günümüzdeki demokratik sisteme çok iyi uygulamışlar ve hanedan kafasıyla demokratik sistemi işletmeye çalışmışlardır. Geçmişin hanedan yönetimini kötülemek hiç bir zaman aklımdan geçmez. O yılların doğrusunu bu dönemin doğrusu ile bu kadar kötü sentez yapmak başarısızlığı getirmiştir. Sistem başarısız lideri elemenin yolunu açamamıştır.Elit kadro diye anılan insanların aslında tembel kadro olduğu yıllarca fark edilememiştir. Bu insanlar özel bir şirket yöneticisi mantığı ile bağlı olduğu kuruma hizmet eden değil, bir kamu şirketi yöneticisi mantığıyla kurumunun tüm imkanlarını kullanan bir aristokrat konumuna yükselmiştir. Bu imkanlardan ayrılmak tabii ki insana hayli zor geleceğinden hiç kimse bu makamları bırakmak istememiştir.

               Partinin küçülmesini sosyal demokrat yöne kayış, alevi insanların partide yoğun olarak toplanması ve geçmişte yaşanmış baskı imajı gibi etkenler sağlamıştır. İşçi nüfusunun yetersiz olduğu bir ülkede geniş halk kitlelerini ihmal edip sol imaj çizmek ilk başta bir umut yaratmışsa da uzun vadede pek yararlı olmamıştır. Sendikalı işçiler işçi ekseninde değil de siyasi kimlikleri doğrultusunda oy vermişlerdir. Yaratılan sağ-sol kamplaşmasında din figürü diğer partiler tarafından çok iyi kullanılmış ve alevi'lerin CHP yi tercihleri partiyi bu bağlamda oy kaybına uğratmıştır. Lider bu durumda tüm bu sorunlara çözüm üreten kişidir. Ne sosyal demokrasi zararlıdır, ne de alevi yurttaşlarımız kötü insanlardır. Ben bunları vurgularken rakip partilerin avantaj olarak kullandığı bu tespitleri gerçek olduğundan ziyade günümüzde dahi çözülememiş sorunlar olduğundan vurgulamak istiyorum.

                Avrupa kültürüne aşırı bağımlılık her başımız sıkıştığında çözümü batıda aramaya itmiş bizleri. Bu Osmanlıdan gelen bir alışkanlık. Onlardan bir çok şey aldık ve yararlandık bu aldığımız şeylerden. Atatürk döneminde alınan şeyler önce yöneticiler tarafından uygulanır ve halka bu şekilde telkinlerde bulunulurdu. Bu uygulamalarda baskı hiç olmadı demek tabii ki imkansız. Ancak şekli unsurların din adı altında toplumu kargaşaya sürüklemesine asla izin verilmemiştir. O geçiş döneminde dahi demokrasi alt yapısı kurulmaya çalışılmış ve demokratik sistemin önemi sürekli vurgulanmıştır. Son dönemlerdeki sosyal demokrat CHP ifade si ile uygulamadaki parti yapısı arasında tam bir tezat bulunmaktadır. Demokrasi adı altında yapılanlar tamamen tiyatro oyununu hatırlatmaktadır. Nedeni  ise içinde halk olmadan oynanan, halk konulu bir piyes sergilenmektedir çünkü.
         
                Lider ve bu bağlamda önemini vurguladığım demokratik sistem ülkemiz için çok önemli. İkisini birbirinden ayırt etmememin sebebi başarısız liderlere karşı sigorta görevini demokratik sistemin sağlayacak   olmasıdır. Burada üzerinde durulması gereken şudur. Yıllaca CHP de olduğu gibi güçsüz liderlerle bir yere varmak isteği midir amaç, yoksa  güçlü ve hedefleri olan bir liderle oluşturulacak amaca ulaşmak mıdır hedeflenen.Yıllarca partimiz bu ikilem içerisinde sürekli güçsüz yönetimi tercih etti. Bunun farklı sebepleri olabilir. Örneğin rakip duruş gösteren kişinin rakipleri tasfiye etme ihtimali bizim toplumuzda her zaman gündemde olan bir tehlikedir. Gelenin gitme alışkanlığının olmayışı, en azından rakibim de zayıf olsun ben de partim de zayıf olsun psikolojisini doğurmuş olabilir dersem CHP deki hizipçiliği bir miktar anlatmış olurum.

               Güçsüz liderler baskıcı olmak zorunda kalıyor ve açıklarını çalışarak değil de antidemokratik yollar kapatıyorlar.İlk başta tepki alsa da zaman topluma ve insanlara her şeyi unutturabiliyor. Bunu bilen yöneticilerimiz, batılı bir siyasetçi için siyaseti bırakma sebebi olan bir hata veya başarısızlıkta , bizim siyasetçimiz çok soğukkanlı kalabiliyor ve olanı kendisi için basit bir hata olarak algılayabiliyor. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi başarılı lider için yapılması gerekenler basit. Sorumluluk ve verilen sorumluluğun karşılığında başarı beklentisi. Yapamayan veya başaramayan gider mantığı şu an için ihtiyacımız olan liderlik vasfıdır. Siyasi örgütleniş şemamızı bu şekilde kurar isek başarı sürekli gelir diyemem ama en azından sürekli başarısızlıklara mahkum kalmayız.

               Konuları birkaç etkene indirgemek hatalı sonuçlar verebilir.Ancak başarmak için ortaya çıkan insan başarısızlıkta ne yapacağını bilmelidir. Ancak ondan önce yeterli gücü ona vermekte vatandaş olarak ve halk olarak bizlerin üzerine düşen görevdir. Özellikle CHP için tüm örgütü güncellemek , eğitmek ve halkın içinden ayrılmaması için yapılması gereken ne varsa onları hayata geçirmeli diye düşünüyorum.Ticaretten tutunda her alanda uygulanan başaran kalır başaramayan gider mantığına ne zaman ulaşırız bilmem. Ancak bizlere fabrika kültürü veya işçi kültürü egemen olmadıkça bataklıklar sürekli var olacak ve sivrisinekler sürekli çoğalacaktır.










19 Temmuz 2012 Perşembe

DÜŞÜNMEK VE HİSSETMEK



           Düşünme yetisi insanın gelişimi ile bağlantılı olarak sürekli gelişen insani bir özelliktir.Hissetme duygusu ise her insanda farklı oranlarda kendini gösteren bir olgudur. Hissetme duygusu insanın hayvani yanının gelişen bir yanı olmasına karşın, düşünme tamamen insanidir. Bu iki kavram birbirine zıt iki kutbu gösterir gibidir. Bu yüzden insan ve toplumları tahlil etmede bu iki kavramı yorumlamak yararlı sonuç verebilir.

           Her iki özelliğin olumlu kullanılmasının  eşsiz yararlarını görürüz günlük hayatta. Düşünmeden yapılan bir hareket ise insanın başına kötü sonuçlar getirir. Aynı şekilde korku hissi, sevgi hissi olmasaydı insan ne hale gelirdi bilemeyiz. Bunlara benzer pek çok örneği hepimiz çoğaltabiliriz. Burada şu soruyu ortaya atarak konuyu açalım. İnsanlar yaptıklarının ne kadarını düşünerek ne kadarını ise  hissederek yapmaktadır? Bu temel soru bence her toplumda farklı sonuçlar verir. Toplumun temel yapılarından, siyasi örgütleniş, eğitim sistemi ve dini yapılar(bunların yanında kuşkusuz birçok etken de belirleyici vasıftadır)  bu iki özelliğin ne oranda kullanıldığını belirlemektedir.

            Batı toplumları aklı kullanma kısmında bir miktar konuya farklı bakmışlar ve aklı teknik alandaki gelişmeye yönlendirmişlerdir. Başarılarının sırrı buradadır.Düşünme dediğimiz  hususta diğer toplumlar da birçok başarılara imza atmışlar ancak işin hakkını verenler batılı toplumlar olmuştur.

            Hissetme ile ilgili hiçbir toplumun diğerinden daha üstün olduğunu söylemek için elimizde bir veri olmadığı kanaatindeyim. Ancak bu konudaki kişisel yorumum şöyle: Hissetme tek başına ele alındığında yeterli olduğu düşünülebilir. Günlük yaşamda bir insan için yeterli olabilen bu yeti uzun vadede başarı için yetersiz kalmaktadır. Burada aklı onun yanına katmamız gerekmektedir.

            Batı toplumlarında aklın önemi aşırı abartılmıştır.Kanımca şu an ki sıkıntılarının kaynağı da budur diye düşünüyorum. Yarattıkları medeniyete  aşırı güven içindeler. Ancak belli bir zaman mutlu olmaları için yeterli olan medeniyetleri , şu an için çatırdamaya başlamış durumda. Oluşan parasal bir medeniyetti ve maddi sorunları çözmede yeterli sonuçlar verdi. Ancak her şeyin maddiyat olmadığını anlamaları birkaç yüzyıl sürdü. Doğu toplumlarının yaratılan mekanik üretim koşullarını taklit etmeleri ve geliştirerek daha kaliteli ve daha ucuz üretimin mümkün olduğunu ispatlamaları ,batının medeniyetinin çatırdamasında çok etkisi oldu. Batı bir yere kadar pozitif etkilediği üretim sistemini savaşlar ve işgallerle kirletmese idi bu kadar kötü bir imaj kazanmazdı kesinlikle.

            Çok karmaşık bir yapıyı bu kadar basit anlatmak benim gibi bir cahilin yapacağı bir iştir sanırım. Bunu ben de kabul ediyorum. Ancak yapmak istediğim hayatı tek boyutlu değil en az iki boyutlu görmenin önemini anlatmak istedim. Yıllarca sağ-sol kavgası yapıldı. Sağ-sol kavgasındaki cahillik ile anlatmak istediğim konudaki cahilliğin birbirinden hiç farkı yok. Hayatı tek doğruya indirme çabasıdır hepsinin temeli. Karşısındakini yok etme çabası aslında kendini yok etme çabasıdır. Hayatı durdurma çabasıdır. Bir anlamda ölüm ve yok olmadır.

           Sentez yapma gayreti içinde de değilim.Sentezin yanlışlığından değil,sentez çabasında  her insanın olaya kişisel bakış açısını katacağından korkarım  O yüzden kişisel görüşten çok olaylara geniş açıdan bakmanın yararını takdir etmişimdir hep. Konulara taraf gözü ile bakma yanılgısına düşmeme gayreti içinde olma da denebilir benimkine.

           Bu anlatılanları bir potada eritir isek bu karakterde bir insanı yakın tarihimizde görebiliriz belki. Kişisel başarılarını toplumuna mal edip kendisinin putlaştırılmasına asla izin vermeyen, kendinde üstün meziyetler görmek isteyenlere asla iltifat etmeyen, bilmediği her konuyu araştıran, araştırılmasını isteyen, çalışkanlığı ve konulara getirdiği yorumlarla hala gündemde olan ve bizden biri olmayı , yanımızda olmayı bir iltifat olarak değil bir ihtiyaç olarak düşünen bir kişi geldi , yaşadı ve izler bırakıp ayrıldı diye düşünüyorum.

          Bizler gibi hisseden, düşündüğü ve uyguladığı gibi hayatı anlamamız gereken o insana sonsuz teşekkürler.










16 Temmuz 2012 Pazartesi

TÜRKLER VE LİDERLİK HAKKINDA.



            Avrupa'da oluşan iktidarı paylaşma kültürünün geçmişi 2-3 yy. öncesine kadar gider. İngiltere'nin öncülüğünde Avrupa'da oluşan kapitalizm sayesinde yepyeni bir kültürle tanıştı tüm dünya. Bu kültür tüm dünyayı az ya da çok etkiledi.Ülkemiz de birkaç yüzyıldır bu değişimin etkisindedir. Ülkemizdeki birkaç yüzyıldır devam eden siyasi çatışmanın ana eksenini bu doğu-batı kültürü eksenli siyasi çekişmeler oluşturur.
Avrupa kültürünün oluşan güncel üstünlüğü ile buna direnen Arap ve Fars ağırlıklı Osmanlı yapısının çatışmasıdır aslında olan. Her kesimin haklılık payı yeterince vardır. Ben bu tartışmalara girip, bu derin tartışma konularında boğulmak niyetinde değilim. Böyle söylememin sebebi benim bu konularda fikrimin olmadığından değil, konuya milli gözle bakmak ve o yönde fikirler üretmek isteğimdendir.Yazının içerisinde yeterince konuya bakış açımı görebileceğiniz fikir kırıntıları serpiştirilmiş olacak.

           Doğu - Batı tartışması hep var olacak bir tartışmadır. Önemli olan var olan bu tartışmaya bir taraf gözüyle katılmak değil,  insanımız ve ulusumuzu bu tartışmanın üstünde tutarak, bu dinamikleri  Türk'ün ana karakterlerine uygun kullanmak ve kültürel geçişlerde Türk kimliğini koruyabilmektir.

          Türk kimliği çok geniş bir alanda tarihte izler bırakmıştır. Çinlilere Çin Seddini yaptıran atalarımız güçlü kültürlerden ve uluslardan etkilenmiştir. Ancak sürekli dinamik olmak zorunluluğu, ulusumuzu güçlü kılmış ve tarihte güçlü izler bırakmamızı sağlamıştır. Türk kimliği burada açıklanması gereken en önemli husustur. O tarif edilmeden yapılan açıklamalar yarım kalır ve yanlış yorumlara açık kapı bırakılmış olur.

           Türklerin tarihteki büyüklüğünün sebepleri nelerdir ve nasıl kalıcı olmayı başardılar? Türk ve onun oluşturduğu devlet yapısı irdelenince sorunun en önemli kısmı açıklanmış olur kanaatindeyim. Türk'e has ana özellikleri sıralamaya başlayalım.Kanımca insanımızın fedakarlığı birinci sırayı alır. Türk insanı hem devleti hem de aile bağları açısından en fedakar ulusların başında gelir. Yeri geldiğinde ölmeyi bilmek dünyada bir kaç ulus  için geçerlidir.İkinci özelliğimiz etkileşimde bulundukları güçlü kültürlerden her zaman geçerli özellikleri almışlar ve hep güncel kalmayı başarmışlardır.  Kültürlerin güçlü yanları almanın yıllardır kötülüğü savunuluyor ülkemizde. Ben ise Türklerin bu özelliğinin devamlılık için en güçlü yanımız olduğuna inananlardanım. Kültür etkileşimi her zaman kolay olmaz. Bu kaos yaratır kimi zaman ve normale dönmek zaman alır. Ancak bu tür kaoslardan güçlü çıkabilmenin Türkler için ayırt edici bir özellik olduğunu vurgulamak istiyorum. Üçüncü bir özelliğimiz savaşçı bir milletiz.Bu savaşçı karakter bir ulusun yok olmaması için gerekli bir özelliktir. Ayrıca güçlü olmak ihtiyacına içinde bulunduğumuz coğrafyadan dolayı  zorunluyuz. Dördüncü özelliğimiz genel anlamda insani değerlerimizin güçlü oluşu ve  yok edici karakterde olmayışımız. Savaşçılığımız ekonomik sebeplere dayanabilir, dini sebeplere dayanabilir ancak hükmettiğimiz yerlerde yok edici değil hükmedici karakterde davranıp çok fazla kötü izler bırakmamışızdır.Rum , Ermeni,Arap,Kürt vs.  çok değişik insanlarla bir arada yaşadık ve bu insanları kendi aralarında sorunsuz bir arada yaşatabildik. Beşinci özelliğimiz olarak güçlü liderler çıkartan bir toplumuz. Liderlerimiz ve lider kurgulu toplum yapımız en zor anlarımızda dahi bizi farklı bir ulus yapmıştır. Bu konu şu an için gündemde olan ve benim anlatmak istediğim yönden değilde kişisel ihtiraslardan kaynaklı gündemde tutulan bir konu. Ben kötü liderler gelir korkusuyla güçsüz yönetimlere mahkum kalmayı kabul etmiyorum. Atatürk dönemindeki başarıların şu anki güçsüz yönetimlerle yapılmasının imkansızlığı ortada. İnsanımıza güvenip bize uygun güçlü bir Türkiye yaratmak için büyümek zorundayız. 


          Ülkemizde yönetim şekli konusunda Avrupa'nın  parlamenter sisteminden ABD. nin başkanlık sistemine bir kayış gözlenmekte. Bu durum bakış açısına göre olumlu ya da olumsuz karşılanabilir. Türkler gibi tarihte büyük işler yapmış bir ulusu parlamenter sistem sultasına sokup zor karar alma ve bu alınan kararları uygulama konusunda karşılaşılan türlü engellerle boğuşma durumunda bırakılmasının uygun olmadığını düşünüyorum.İhtiyacımızın  güçlü lider yaratacak sistem olduğu kanaatindeyim. Bu arada parlamenter sistem, seçme seçilme hakkı ve  demokratik kurumları ortadan kaldıracak bir oluşum kabul edilemez. Amacım demokratik sistemin güçlü şekilde uygulandığı ve ülkemiz solcuları tarafından hor görülen  başkanlık sisteminin güçlü yanlarını vurgulamak.

            Bu anlattıklarımı Atatürk döneminde uygulanan yönetim sistemi ile karşılaştırırsak yeni hiçbir şey anlatmadığım ortaya çıkar. Korkak olmak ve ikinci sınıf ulus olmak bazı kişilere yakışabilir. Ancak Atatürk gözüyle bakan insanımıza yakışmaz. Mandayı kabul etmek isteyenlere söylediği 'ehveni şer şerlerin en kötüsüdür' sözü akıllardan çıkmamalıdır. En zor anlarda dahi günü kurtarmayı düşünmedi. Biz bu rahat günlerde korkularla yaşayamaz ve kendimize mantıksız sınırlamalar yaratamayız. Bu macera peşinde koşalım demek değil elbet. Savaşı zaruri olmadıkça kabul etmeyen, kendini hiçbir sisteme empoze etmeyen, bağımsızlığı benim karakterimdir diye içselleştiren güçlü liderlerle ulusumuzun yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Makam sevdası olmayan, halkına hizmeti köylüden başlatarak nereden geldiğini unutmayan,menfaati düşünmeyen,lüksü ve gösterişi sevmeyen çok fazla lider çıkmıyor denebilir. Kurduğu ekip iş yapmayınca gözden çıkarmayı bilen , çalışma ve dava arkadaşlarını hiç unutmayan, önemli her konu için kurullar oluşturarak onunun takipçisi olan, çalışma saati denen süreyi neredeyse tüm   güne yayan lider yok denebilir. Yok denen tüm bunlar ulusumuza ve insanımıza duyduğum güveni sarsmıyor.


             Şu an için ülkemiz için asıl tehlike ülkemizin ikinci adam yetiştirme sıkıntısıdır.Osmanlıda ikinci adama  karşı oluşan tehlike fikri günümüzde halen sürmekte. Hatta artarak sürmekte diyebilirim. Başarısız olanın gitmesini kolaylaştıracak bir yapı siyasette kurulmadığı sürece başkanlık sistemi ülkemize zarar verebilir denebilir. Buna söyleyecek hiç bir sözüm olamaz. Siyasetteki bu yapısal değişiklik kolay değil elbet.

             Kafatasçı milliyetçilik yapıyor gibi gözükmek istemem hiç bir zaman. İnsani değerler her şeyin üstündedir her zaman. Ancak günümüzde ezilen tüm uluslar belli bir dönemi geçirdikten sonra ezen konumuna çok çabuk geliyorlar. Yahudilerin durumu en bariz örnek. Benimki Atatürk milliyetçiliği oldu her zaman.

              Dünyada sömüren, yıkıcı devletlerin yanında düzen getiren , adil bir Türk Devletinin varlığını düşünmek , kurgulamak şimdi hayal olabilir. Hayalimin gerçek olması dileğiyle.......








11 Temmuz 2012 Çarşamba

HAYVANLAR ALEMİNE FARKLI BİR BAKIŞ



         Yolda yürürken aklıma geldi bu tuhaf benzerlik. Belki tamamen saçma bir şey yapıyorum , belki de olmayan bir şeyi öyle görmek istediğim için de yapmış olabilirim. Tüm bunlara okuyanlar karar versin , hatta ekleme ve çıkartmalar yapsın veya tamamen hiç böyle bir şey olur mu desinler. Amacım hiç bir ulusu aşağılamak değil, o ulusların yaptığı  yanlışlıkları vurgulamaktır yapılmak istenen.

         Hayvanlar alemindeki canlıların en bariz özellikleri ile bazı ulusların temel karakterleri öyle çok uyuşuyor  ki sormayın gitsin.Tüm bunlar tabii ki benim uydurmam veya benzetmem.örneğin Çinlileri  düşünelim. Karınca kadar çoklar ve o oranda çalışkanlar.Araplar deve gibi ağır insanlar. Ancak deve nasıl hafife alınamayacak bir hayvansa Araplar da hiçbir zaman hafife alınacak bir toplum değildir.

         Devam edelim Rusları soğuk insanlar diye düşünmüşümdür. Daha doğrusu liderleri çok ciddi ve ürkütücü gelmiştir bana. Ve toplum olarak yılların düşmanlık duygularını da eklersek onları yılana benzetebilirim. Biraz ağır ancak dünya onlardan ve Amerikalıların yaptıklarından az çekmedi. Sıra Amerikalılara geldi. Onları kurtlara benzettim birkaç yönden. Kurt sürüsü ihtiyacı kadar hayvanı değil de, öldürebildiği kadar hayvanı öldürerek avlanır. Buradaki doyumsuzluk duygusu bu hayvanın karakteristik özelliğidir diyebiliriz.Bu hayvan güçlüdür. Sürü halinde avlanır. Kendisine fazla zarar verecek hayvan da yoktur. Ama o yıkıcılığını her zaman sürdürür. Aynen Amerikalılar gibi.

         Almanları neye benzetebilirim  diye epey düşündüm. Çok çalışkan bir millet. Aşırı hırslılar.Büyük bir imparatorluk yaratmak  için yaptıkları birkaç çaba başarısızlıkla sonuçlandı. Onları katil balinaya mı benzetsem yoksa ayı ya mı benzetsem kararsızım.Bir miktar katil balina ağır basıyor. İki dünya savaşında baş rolde hep onlar vardı. Yıkım üretmekteki başarıları onlara büyük ulus dememizin önündeki en büyük engeldir sanırım. İngilizler dünyadaki sömürgeci ulusların başında gelen bir devlet. Bu kadar az nüfusla bu kadar geniş alana hükmetmek bir hünerdir bence.Onlara bu nedenle saygı duymak gerekir derim. Yaptıkları her işte çok ciddiler. Yıllarca süren hükümranlıkları onları önemli görmemiz için yeterlidir sanırım.Bu kadar geniş alana başka kim hükmedebilir? Kartal bu karaktere bir miktar yakın bir hayvandır diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum acaba?

          Sözü fazla uzatmadan Türklere en yakın hayvan hangisidir sorusunu soralım kendimize. Türklerin temel karakterleri nelerdir? Fiziki gücü yüksektir, tembeldir, aşırı duygusaldır, konsantre olduğunda yapamayacağı şey asla yoktur,güçlü bir devlet geleneği vardır, her gittiği coğrafi şarta uyum sağlama özelliği güçlüdür, iletişim kurduğu ulusların kültürlerinden etkilenmiş ama kültürü bu var olma savaşında savaşı hep kazanan olmuştur.
Hiç bir kültürü yok etme niyeti olmayan, her ulustan insanı içine olmakta hiç bir sakınca görmeyen, savaşı intikam veya yok etmenin bir yolu değilde ülke ekonomisi için bir araç olarak gören bir ulustur Türkler. Esir olmaktansa ölmeyi yeğleyen insanlar topluluğudur. İnandığı lider için ölen, vatanı için ölmeyi bir görev bilen, şehitliği ve cenneti kültürünün önemli unsurlarından sayan bir ulustur Türkler.

            Sizce  bu özelliklere uyan kaç hayvan vardır? Ben bir tane biliyorum. Siz bu özelliklere uyan bir hayvan biliyor musunuz?

10 Temmuz 2012 Salı

TÜRK ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN.



         ATATÜRK'ÜN BU SÖZÜNDE  İLK BAKIŞTA FAZLA BİR SORUN OLMADIĞI DÜŞÜNÜLEBİLİR.  DOĞRUDUR SÖYLENEN VE BU SÖYLEMLE YAPILMAK İSTENEN ŞEY TEMELDE DOĞRUDUR  BENCE  O YILLAR İÇİN ÇOK İLERİCİ DE BİR SÖZDÜ. ANCAK BU SÖZÜ ŞU AN İÇİN BİR MİKTAR GÜNCEL YORUMA TABİ TUTMAMIZ GEREKTİĞİNE İNANIYORUM ( Türk kelimesi başlı başına yeterli milliyetçilik için. Ancak günümüzde bu kelimeyi süslerken yanına hangi kelimeyi eklemeliyiz. Çalışkan olmak , Türklüğümüzle övünmekten günümüzde daha gerekli ve birinci sırayı almayı hak ediyor). BU SÖZ İLE O YILLARDA YAPILMAK İSTENEN ŞEYLER YAPILDI. GÜNÜMÜZÜN İHTİYACI ÇALIŞMADIR.VE TOPLUMA VERİLMESİ GEREKEN MESAJ YOĞUN OLARAK ÇALIŞMANIN ÖNEMİ İLE İLGİLİ OLMALIDIR. 

         BU SÖZE BU ŞEKİLDE YENİ BİR ANLAM KATABİLİRİZ . BURADA YAPTIĞIMIZ ŞEY ÇALIŞMANIN İNSANLAR İÇİN VAZGEÇİLMEZ  ŞEYLERDEN BİR TANESİ OLDUĞUNU VURGULAMAKTIR.BU SÖZÜN YENİ VERSİYONU İLE  ATA'MIZIN HAYATININ EN KISA ÖZETİNİ DE YAPABİLİRİZ.  O YILLARCA ÇALIŞMAK VE ÜRETMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.  ÖVÜNME  KISMINA GELDİĞİNDE ÖMRÜNÜN SONUNA GELMİŞTİ VE  YAPTIĞI İŞLERİN GURURU ONA YETTİ.

         BU ÖNCELİK FARKLILIĞI,  ÇOK ÖNEMLİ DİYEBİLECEĞİM BU SÖZÜ MİLLİYETÇİLİĞİN BOYUNDURUĞUNA SOKUP, ASIL VURGUYU İKİNCİ PLANA İTMEKTEDİR. BİR İNSAN VEYA BİR ULUS DEĞERİNİ BİRİNCİL OLARAK ÇALIŞKANLIĞINDAN ALIR. GEÇMİŞ ÇOK ÖNEMLİDİR ANCAK ŞİMDİ DİYE ADLANDIRACAĞIMIZ AN HER ŞEYİN ÖNÜNDEDİR. BU ANI ÖNEMLİ KILAN ÇALIŞMA VE BU BAĞLAMDA OLUŞAN ÇALIŞMA KÜLTÜRÜDÜR.

          ATAMIZ TÜM BUNLARIN FARKINDA İDİ. ANCAK O BİR ULUS YARATMA ÇABASI İLE ÇOĞU ŞEYİ İKİNCİ PLANA İTMİŞTİ. OSMANLININ KARMAŞIK YAPISINDAN TÜRK'Ü SIYIRIP ÇIKARTMAK VE HER ŞEYİ ONUN ÜZERİNE KURMAK GEREKİYORDU. ÖYLE DE YAPTI. ÇOK ÇALIŞTI. ÇALIŞIRKEN HİÇ BİR ZAMAN KENDİSİNE ZAMAN SINIRI KOYMADI.YAŞADIĞI YILLARDAKİ BAŞARISINI ÜSTÜN ZEKASINA  VE ÇOK ÇALIŞMASINA  BORÇLU İDİ. ÇALIŞMA KONUSUNDA ZAMAN VE MEKAN SINIRI KOYMAMIŞTI HİÇBİR ZAMAN KENDİSİNE.

            ATAMIZIN BU ÜSTÜN ÖZELLİKLERİNİ BİLMEK VE BU DOĞRULTUDA ONUN GİBİ FEDAKARCA ÇALIŞMAK HEPİMİZİN GÖREVİ OLMALIDIR. HİZMET EDİLEN DEĞİL, HİZMET EDEN  BAŞARILI İNSANLAR MAKAMLARI DOLDURDUKÇA ATAMIZIN EMEKLERİ BOŞA GİTMEMİŞ OLACAKTIR SANIRIM.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

ATATÜRK NEDEN" BENİ TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİN" DEMİŞTİR?



          ATATÜRK'ÜN TÜRK DOKTOR TERCİHİN ANLAMLI ANLAMSIZ BİRÇOK AÇIKLAMASI VARDIR ELBETTE. BEN BUNLARI DEĞİL DE DOKTORLARIMIZIN  BU KONUYA BAKIŞ AÇILARININ YETERSİZLİĞİNİ VURGULAMAK( ülkemizde en eğitimli ve  bakış açılarının en derin olması gereken meslek guruplarından birisi olması gereken doktorlarımız bu sözü hakları olmadığı halde sömürüyorlar ) VBU BAĞLAMDA ATATÜRK'ÜN DEVLET ADAMLIĞININ MÜKEMMELLİĞİNİ BİR KERE DAHA  DİLE GETİRMEK İSTİYORUM.


          İNSANLAR KİŞİSEL KONULARDA İSTEKLERİNİ YAKINLARINA İLETEBİLİRLER. ÖLDÜKTEN SONRA VEYA GÜCÜNÜN YETMEYECEĞİ DURUMLARDA YAPILMASINI İSTEDİKLERİ ŞEYLERE VASİYET ADINI VERİRİZ. ATAMIZ DA BU BAĞLAMDA BİR İSTEKTE BULUNMUŞTUR VE NEDENLERİ OLAN BİR İSTEKTİR.


         ATATÜRK'ÜN BU İFADESİ TÜRK DOKTORLARININ YETERLİLİĞİNİ GÖSTERMEZ. O  SAĞLIĞINI  TÜRK DOKTORLARINA, TÜRK DOKTORLARIN UZMANLIK BİLGİSİNİN MÜKEMMELLİĞİNDEN DEĞİL, VATAN KONUSUNDA KENDİ  SAĞLIĞINI  İKİNCİ PLANDA TUTMASINDAN TESLİM ETMİŞTİR. YAPILMASI GEREKEN İŞLER VARDI. HASTALIĞININ TÜM DETAYLARIYLA DUYULMASI, BU YAPILACAK İŞLERİ TEHLİKEYE SOKABİLİRDİ. SON NEFESİNE  KADAR BÖYLE DÜŞÜNDÜ VE BÖYLE YAŞADI. ÜÇ BEŞ AY FAZLA YAŞAMAYI TERCİH ETMEDİ. 


           HER ÜLKE LİDERİNİ KORUMAK İSTER. TÜRK DEVLETİ DE  ÜLKENİN  LİDERİNİ TÜM KURUMLARIYLA KORUMALIYDI. BU YAPILMAYA ÇALIŞILDI. BU YAPILIRKEN AMATÖRCE YAPILAN ŞEYLER OLMADI DEĞİL. ATAMIZ BÖYLE İSTEDİ VE BU BAKIŞ AÇISI ATAMIZIN AĞZINDAN İFADESİNİ BÖYLECE  BULMUŞ OLDU. KONU MİLLİ BİR KONUYDU VE İFADESİ DE AYNEN ÖYLE OLDU.   


            ATATÜRK GÜNCEL HAYATTA BİR İNSAN İÇİN ÖNEMLİ OLAN HER KONUYA(SAĞLIK, EĞİTİM, PARA, SİYASET VS.) FARKLI GÖZLE BAKAN  BİR İNSANDI. TÜM KONULARDA KİŞİSEL YARARI DEĞİL, VATANINI HEP ÖN PLANDA TUTTU.KURMUŞ OLDUĞU DEVLETİ HER KONUDA POZİTİF OLARAK EN İLERİ NOKTALARA GÖTÜRMEK ONUN İDEALİ İDİ. BU İSE ONU HER KONU İLE İLGİLENMEYE İTTİ. GÜCÜNÜN SINIRLARI ZORLADI HEP. TUTMUŞ OLDUĞU YOL BİR ÇOK İNSANA TERS GELDİ. AZ ZAMANDA ÇOK İŞ YAPMAK İSTEDİĞİNDEN DEVRİMCİ BAKIŞ AÇISI ÇOĞU ZAMAN EN SIK UYGULADIĞI YÖNTEM OLDU. 


           " EHVENİ ŞER ŞERLERİN EN KÖTÜSÜDÜR" BAKIŞ AÇISI KENDİSİNE VE ULUSUNA OLAN GÜVENİN GÖSTERGESİ İDİ. KÖKLÜ ÇÖZÜMLER ARADI HER ZAMAN. BUNUN İÇİN SORUNUN KAYNAĞINA GİTMEK İSTEMİŞTİR HEP. DENEME YANILMA YÖNTEMİNİ UYGULAMIŞTIR  KİMİ ZAMAN  VE HİÇBİR KONUYU ŞAHSİ MESELE DEĞİL VATAN MESELESİ OLARAK KABUL ETMİŞTİR. BAŞARISININ SIRRI ÖĞRENMEYE AÇIK OLMASINDADIR. EMİN OLMADIĞI HER KONUYU YA ARAŞTIRMIŞ VEYA ARAŞTIRILMASINI İSTEMİŞTİR. 


           BÜYÜK DEVLET ADAMI DENEN İNSANLARDA BULUNMASI GEREKEN ÖZVERİ ATATÜRK'TE FAZLASIYLA VARDI. ATATÜRK'ÜN BÜYÜKLÜĞÜ YALNIZCA YÜKSEK ÖZVERİDEN OLUŞMUYORDU  TABİİ. DÜNYA DÜZENİNİ KAFASINDA KURGULAYIP, YAPILMASI GEREKENLERİ AŞAMA AŞAMA YERİNE GETİREN, KENDİNDEN  EMİN BİR İNSANDI. SABİT FİKİRLİ DEĞİLDİ. TEK DOĞRUYA İNANMADI HİÇBİR ZAMAN. MEŞHUR SOFRASI BİR FABRİKA GİBİ FİKİRLER ÜRETİLMESİ İÇİN HEP YANINDA OLDU. KİMİ ZAMAN LİBERAL OLDU, KİMİ ZAMAN DEVLETÇİYDİ. ANCAK KENDİSİ İÇİN ÇOK AZ , VATANI İÇİN İSE ÇOK FAZLA ŞEY YAPTI.




               TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ EVLADI GİBİ GÖRDÜ HER ZAMAN. ONA ZARAR GELMEMESİ İÇİN GECESİNİ GÜNDÜZÜNE KATTI. EVLADI OLMADI ANCAK KOSKOCA BİR CUMHURİYET YARATTI. MİLYONLARCA İNSANIN MUTLULUĞUNDA PAY SAHİBİ OLDU. KİMİMİZ TEMBEL, KİMİMİZ MENFAATÇİ, KİMİMİZ UNUTKAN DA OLSAK BİZLER İÇİN HARCANAN BU EMEK ONU BÜYÜTÜR VE YÜCELTİR UNUTANLARI İSE ZAVALLI İNSAN KONUMUNA İTER. UNUTAN İNSAN DEĞİL ÇALIŞAN VE ÜRETEN İNSANLAR OLMAK DİLEĞİYLE ......


               İYİ Kİ VARDIN, İYİ Kİ TÜM BUNLARI YAPTIN!!!!